Bu müsamereye ne gerek var?

06 Ağustos 2012

GENEL

Bugünkü Balyoz duruşmasında Avukat Hüseyin Ersöz, davadaki avukatlar adına bir dilekçe sundu.

“… Balyoz ismiyle bilinen davanın soruşturma aşaması, soruşturma sırasında alınan ve iddianameye dayanak kabul edilen raporlar, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama, kovuşturma sırasında dosyaya sunulan raporlar, yargılamada gerçekleştirilen hukuka ve kanuna aykırı işlemler, savunma makamının ve hakkının nasıl yok sayıldığı ve sanık müdafilerinin duruşmalara girmemelerine neden olan süreci bir kez daha özetleme zorunluluğu doğmuştur. “

Dilekçede sıralanan talepleri sesli olarak dile getirmek isteyen Ersöz’e mahkeme başkanı söz vermedi. Dilekçeye buradan ulaşabilirsiniz.

***

Dünden bugüne Balyoz “mahkemesi”

Sanık ve avukatlar, savunmalar sırasında dellillerin sahte olduğunu ispatladılar ve ısrarla mahkemenin bilirkişi incelemesi yaptırmasını talep ettiler.

“Mahkeme,” bunların savunmalar bittikten sonra, delillerin incelenmesi safhasında inceleneceğini söyledi.

Savunmalar tamamlandıktan sonra “mahkeme” delillerin incelenmesi safhasını atlayarak, savcıdan esas hakkındaki mütalaasını istedi.

Savcı, mütalaasında Balyoz CD’lerinin en son 2003’de kaydedildiğini, CD’lere sonradan ekleme yapılmadığını, dosyada bu konuda yeterince bilirkişi raporu olduğunu ve yeni rapor gerekmediğini söyledi, tüm sanıkların ayrı ayrı cezalandırılmasını talep etti.

Balyoz davasına adını veren ve en son Aralık 2002’de kaydedilmiş gibi görünen Balyoz Harekat Planı.doc belgesi dahil olmak üzere, Balyoz darbe belgelerinde Microsoft Office 2007 ile sürülen Calibri fontuna referans tespit edildi.

En son 2003’de kaydedilmiş gibi görünen cami bombalama krokilerinin ilk defa Microsoft Office 2007 ile kullanılmaya başlanılan XML şemaları ile oluşturulduğu tespit edildi. Bu tespitler hem Amerikan adli bilişimcileri tarafından hem de Türkiye’deki üniversiteler ve bilirkişiler tarafından ortaya kondu. (Ayrıca, en son 2003’de kaydedilip Çetin Doğan için özel olarak hazırlandığı iddia edilen CD’nin içindeki belgelerde 2003’de bilinmesi imkansız olan bilgiler bulundu. Örneğin 2003’de adı Sultan hastanesi olan hastane, 2008’de Medical Park grubu tarafından satın alındıktan sonra değişen adı (Medical Park Sultangazi) ile darbe belgesinde geçiyor.)

Mahkeme, ‘bunlar hukuken bilirkişi raporu değildir, bilimsel mütalaadır’ dedi, tutuklulukların devamına karar verdi.

Savunma, mahkemeden bir bilirkişi atayarak sahteciliği araştırmasını talep etti.

Mahkeme, ‘gerek yoktur’ dedi.

Savunma, Balyoz CD’lerinin üzerindeki yazıların makina ile yazıldığına dair bilirkişi raporları sundu (CD üzerindeki yazılar bir sanığın el yazısından harfler birleştirilerek makina kopyalanmış) ve mahkemeden bu konuyu inceletmesini istedi.

Mahkeme, ‘gerek yoktur’ dedi.

Savunma mahkemenin Aytaç Yalman’ın tanık olarak dinlenmesini talep etti (çünkü iddianameye göre Balyoz darbesini Yalman engellemiş fakat savcılar Yalman’ın ifadesinine bile başvurmamış).

Mahkeme, ‘gerek yoktur’ dedi.

Avukatlar hukukun göz göre göre çiğnenmesini, sahte deliller ile sanıkların iki senedir cezaevinde tutulmasını, mahkemenin sahteciliği ortaya koyacak bilirkişi incelemesi yaptırmayı reddetmesini, tanık dinlememesini, tavandan mikrofon sarkıtıp avukatlar ile müvekkilleri arasındaki konuşmaları kaydetmesini protesto ederek duruşmalara girmeme kararı aldılar.

Davayı “gören” mahkeme, ‘avukatlar davanın görülmesini engelliyor’ dedi.

Avukatlar, ‘bilirkişi incelemesi yaptırmayı kabul edin, duruşmalara girelim’ dediler.

Mahkeme, ‘gerek yoktur’ dedi.

Bugünkü duruşmada savcı, ‘sanıklara ceza verin’ dedi ve de ekledi ‘avukatların olmasına gerek yoktur’.

Peki bu durumda Balyoz “mahkemesine” ne gerek var?

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

54 Yorum “Bu müsamereye ne gerek var?”

  1. ccgursel Says:

    Dogru kelime musamere, aynen katiliyorum.

    Cevapla

    • Solmaz Türk Says:

      Sayın ccgursel;
      Siz keşke diğer davadaki müsamereyi de görseydiniz.Ziverbey köşkü görevlilerinden, her taşın altından çıkan kişinin tanık,Ziverbey’de işkence görenlerin sanık olarak yargılandığı davadaki müsamereden bahsediyorum.Ergenekon,Balyoz,Amirallere suikast,Fuhuş ,casusluk adı altında ülkede ne kadar asker,gazeteci,bilim adamı,muhalif varsa yargılanırken,geçmişin eli kanlı katilleri sokaklara salındı,Sivas’ta insanları yakanlar zaman aşımından paçayı kurtardı,domuz bağıyla adam öldürenler yurt dışına kaçtı.Hayyam’dan alıntıladığı dörtlüğü paylaştığı için Fazıl Say’a dava açıldı.Son on yıldır geldğimiz noktayı görmek için Olimpiyatlardaki ”başarımıza”bakmak yeter.Sanatın içine tükürülüp,heykellerin ucubeye benzetildiği bir ülkede Fazıl Say’a dava açılmasına şaşırdık mı?Sınırımızda başka ülkenin teröristlerini besliyoruz,ülkenin tamamı müsamere alanına döndü.

      Cevapla

      • canislupus Says:

        Tayyip Başkan da bir şiir okudu diye hapis yatmıştı değil mi?

        Cevapla

        • ccgursel Says:

          Dogru o da siir okudu diye hapis yatmisti.

          Maalesef insan sadece dunun haksizligini dile getirerek demokrat olmuyor, dunkulerle birlikte bugunun haksizligina da karsi cikiyorsaniz size demokrat denebilir (bknz Ertugrul Mavioglu, Cuneyt Ulsever vs.). Ben demokrat falan degilim diyorsaniz o baska.

          Tayyip Bey dun haksiz yere hapis yatti diye o konuyla hicbir ilgisi olmayan insanlarin bugun haksiz yere hapis yatmasini savunuyorsaniz zaten tek kelime ile fasistsiniz.

          Cevapla

          • canislupus Says:

            Doğru, ben demokrat değilim, hiçbir zaman da olmadım. Ayrıca ırkçı bir faşistim. Bunu da her zaman her yerde söylerim. Ayrıca hiçkimseyi dinin veya siyasi görüşüne ya da mezhebine göre yargılamam, sadece yaptıgı iyi veya kötü işlerle yargılarım. Benim bir farkım da şudur:Ben herkesle oturur, dinler, konuşur, tartışırım. Ancak solcu, demokrat, özgürlükçü vs oldugunu söyleyen ama benim gibi ben ırkçıyım/faşistim diyen birini görünce sigortası atan, karşısındakini dinlemeyen, adam yerine bile koymayan tonla insan var memlekette, tespitlerime göre çoğu da bunların cehepli, şimdi esas ”faşist” kim oluyor acaba? AKP ve cemaat ne yapıyor peki? Herkesle iletişime geçiyor, konuşuyor, tartışıyor, dinliyor kendisini anlatıyor, ikna ediyor, böyle böyle taraftar artırıyor. Dİğerleri de yapsa ya bunu ama nerde, takmışlar at gözlüğünü, bu ırkçı, bu faşist, bu şeriatçı, bundan adam olmaz, bunla muhatab olunmaz vs vs. Bu yüzden de devamlı yerinde say marş marş, her zaman muhalefete mahkum…

            Cevapla

            • demokrat Says:

              Lanet ediyorum bu MANAS Üniversitesine…. 🙂

              Cevapla

            • Olasılıksız Says:

              “AKP ve cemaat ne yapıyor peki? Herkesle iletişime geçiyor, konuşuyor, tartışıyor, dinliyor kendisini anlatıyor, ikna ediyor, böyle böyle taraftar artırıyor.”

              Nasıl yani? 🙂 Kimi dinlediler ki bugüne kadar?
              4+4+4 yasasının nasıl çıktığını gördük. 🙂 🙂 🙂
              Ne kadar sürmüştü? 11 dakika mı? Herkesi dinlediler, ikna ettiler falan di mi?
              Tuhaf olan, Milli Eğitim Bakanının bile yasadan haberinin olmamasıydı… Cemaat kendisini bilgilendirmeyi mi unutmuş? 🙂 🙂

              Cevapla

            • Solmaz Türk Says:

              Boraxin,tercüman,canislupus,battlefield3 elele tutuşup dün gece mavi yolculuğa çıktılar.Blog bir hafta biraz nefes alacak.

              Cevapla

  2. okan gur Says:

    CUMHURİYET DONANMASINA VEDA EDERKEN
    1972 yılının Ağustos ayının ilk haftasında Deniz Lisesi öğrencisi olarak, 14 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Bahriyesi-TCB’ nin bir denizcisi oldum. Tam tamına 40 yıl sonra, 2012 yılının gene Ağustos ayının ilk haftasında 12 Orgeneral ve Oramiralin de imzası olan Yüksek Askeri Şura kararları neticesinde emekliye sevk edildim.
    Diğer bir deyişle, sahte delillere dayalı Balyoz komplosu sonucu, diğer 13 kıymetli Amiral ile birlikte, aynı zamanda silah arkadaşlarımız ve komutanlarımız olan YAŞ üyesi orgeneral ve oramirallerin onayı ile Tümamiral rütbesinde tasfiye edildim. Tasfiye edildiğimi, 18 aydır tutuklu bulunduğum Hasdal Cezaevinde televizyondan öğrendim.
    Beni tasfiye veya emeklilikten daha çok yaralayan, Balyoz komplosunun bini aşkın maddi hata ve onlarca bilirkişi raporlarıyla ispat edilmiş olmasına rağmen, bu çıplak gerçeğin görülmemesi, masumiyetimizin savunulmaması ve tasfiyeye imzalarla onay verilmesi oldu.
    Mustafa Kemal’in sadık bir denizcisi ve Amirali olarak Cumhuriyet Donanması ile dolu dolu geçen 40 yılın her gününden, yaptığım her görevden büyük haz ve onur duydum. Başarılardan ve başarısızlıklardan ayrı ayrı dersler çıkardım. Denizde gemi komutanı, komodor ve filo komutanı olarak değişik rütbelerde yaptığım tüm görevlerde gemimi ve gemilerimi her görev sonrası limana kazasız ve sapasağlam geri getirdim. Bayrağımızı fırkateyn komutanı olarak yedi denizlerde dolaştırma onuruna sahip oldum. Yurt içi ve yurt dışında icra ettiğim tüm kara görevleri ve toplantılarda denizlerimizdeki hak ve çıkarlarımızı sonuna kadar savundum. Lekesiz ve tertemiz geçen yıllar sonunda 2004 yılında Amirallik ile onurlandırıldım.
    Sadece ben değil, benimle beraber hukuk adına, hukuk katledilerek Hasdal, Maltepe, Hadımköy ve Silivri’de bu acıları aileleri ile beraber çeken ve sahte davalar sonucu tasfiye edilen çok kıymetli, seçkin, ulusal duruşu yüksek, Atatürk’ün rotasından en küçük bir sapma göstermeyecek Deniz Kuvvetleri mensubu Amiral, subay ve astsubayların aslında tek suçu, Deniz Kuvvetlerine 90’lı yıllardan sonra tek kelime ile büyük sıçrama yaptıran üretken ve yaratıcı değerler arasında bulunmalarıydı.
    Soğuk Savaş süresinde enerji toplayan ve bu enerjiyi Soğuk Savaş sonrası dönemde büyük bir ivme ile açık denizlere çıkarak, dışa vuran Cumhuriyet Donanmasını ne ekonomik krizler, ne de 1999 Gölcük depreminin yok edici enerjisi durdurabildi. Cumhuriyet Donanması özellikle 90’lı yıllardan itibaren tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde yükselmeye devam etti.
    Türk Deniz Gücünün neler yapabileceği yakın tarihimizde saklıdır. Kıbrıs’a 1974 yılında, Rum müdahalesinden sadece beş gün sonra, son 50 yıldır hiç savaşmamış olduğu halde Cumhuriyet Donanması, denizaşırı bir amfibi harekâtı başarabilmiştir. Bu başarının bir benzeri dünya deniz tarihinde yoktur. Ocak 1996’da yaşanan Kardak krizinde de Cumhuriyet Donanması, 12 saat içinde savaş konumuna geçebilmiş ve karşı tarafı caydırarak siyasi inisiyatifin Türkiye’ye geçmesini sağlamıştır.
    Cumhuriyet Donanmasının yükselişi o denli büyük oldu ki, bu yükseliş, 21’inci yüzyılda Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’in küresel emperyal kurgular ile şekillenmesine izin vermeyen, önemli çıkarları olan Hint Okyanusu’nda 2009 yılından itibaren sürekli savaş gemisi bulundurabilen, kendi savaş gemisini, sensör ve silahını yapabilen, var oluş nedenini Mustafa Kemal Atatürk ve ulusal güçten alan Türk Deniz Gücünün oluşumunu gerçekleştirdi. Daha da öte, Cumhuriyet Donanması Türkiye’nin denizcileşmesinin lokomotifi oldu. Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı bu görevi, emsalsiz başarılar ile sürdürebildi. Cumhuriyet Donanması, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, “Toprak Gemi” Anadolu’yu sırtında taşıyarak, “Mavi Vatan” denizlerimize yaklaştırmanın ve her ikisini buluşturmanın hayati sorumluluğunu üstlendi.
    Aslında 21’inci yüzyılın başlangıcındaki Türk Deniz Kuvvetleri, Atatürk’ün hayalindeki denizci Türkiye’nin mükemmel bir eseriydi. Bu olağanüstü başarı çok göze batıyordu. 2008 yılından itibaren Deniz Kuvvetlerine maalesef kendi hükümetinin ve parlamentosunun gözleri önünde akla hayale gelmeyecek iftira ve yalanlara dayalı komplolar kuruldu.
    Hasdal, Silivri, Hadımköy ve Maltepe’de bu tip komplolar sonucu rehin alınan bahriyeliler, aslında bu yükselişin gerçek sahibi seçkin neslin altın vardiyası idiler. Onlar deniz tarihimizin Çeşme, Navarin, Sinop ve Haliç baskınlarını aratmayacak bir baskının, Silivri Baskınının rehinleri olarak deniz tarihimizde yerlerini aldılar.
    Amerikalı Stratejist George Friedman’ın “Bir donanma gücü oluşturmak, gerekli teknolojiyi üretmek için değil, ama iyi amiraller ortaya çıkaran birikmiş bir tecrübenin devredilmesi gerektiği için, nesiller alır” değerlendirmesi, 2008 ile 2011 yılları arasında Türk Deniz Kuvvetlerine karşı, tasfiye amaçlı acımasızca uygulanan asimetrik psikolojik ve asimetrik hukuk savaşlarının ana teması oldu.
    Bu komploda önce propaganda medyası oluşturuldu. Müteakiben etki tabanlı, dış destekli asimetrik psikolojik harekât saldırıları, asimetrik hukuk savaşları ve her türlü yalan haberi ve iftirayı yayma cesaretini bulan neo liberal ve dinci medya terörü ile sürdürüldü. Özellikle 11 Şubat 2011 gecesi, Türk hukuk tarihine Silivri toplama kampının, “Auschwitz” tutuklamaları olarak geçti. Savunma hakkı verilmeden 163 Amiral, general ve subayın dakikalar içinde tutuklanmasından sonra, sahte davalar bir kanser olarak büyüdü ve “hukuka saygılıyız” diyenleri de sahte deliller ile yutmaya devam etti.
    Maalesef bu operasyonun perde arkasındaki makro hedeflerden en önemlisinin, Türkiye’nin denizcileşmesi ve bölgesel bir deniz gücü olmasının engellenmesi olduğunu sorumlu mevkide olanlar göremedi. Görmek istemedi.
    1571 yılının İnebahtı deniz yenilgisinden sonra, Türklerin yaşadığı toprakların kaderini belirleyenlerin gizli tarihlerinde, Anadolu’nun denizcileşmesinin önlenmesi ve Türklerin denizlerden uzak tutulmasına yönelik yüksek bir hedef olduğunu görebilmek için, tarih doktorası yapmaya gerek yoktur.
    21’inci yüzyıl başında yaşanan bu savaşın sonunda beklenen açık ve net hedef, Türkiye’nin denizcileşmesinin ve Cumhuriyet Donanmasının bölgesel bir güç olmasının önlenmesidir. Bu süreçte sözde darbe suçu ya da akla ziyan diğer sahte suçlar ile yargılananlar Deniz Kuvvetlerinin seçkin denizcileri değil, Türkiye’nin denizcileşmesinin ta kendisidir.
    Unutulmamalıdır ki Türkler 20’nci yüzyıla donanmasız girmiş ve bedelini Kıbrıs, Girit ve Ege Adalarının tümünün kaybı ile ödemiştir. Daha kötüsü, donanmasızlık, Birinci Dünya Savaşında, Gelibolu’ya müttefiklerin aç kurtlar gibi saldırmasının yolunu açmıştır. Bu kez Türkler gene emperyal bir komplo sonucu 21’inci yüzyıla Amiralsiz giriyor. Muharip 48 Amiralinin 25’inin tutuklu olduğu ve 4 Ağustos 2012 YAŞ kararları ile 13’ünün acımazsıca tasfiye edildiği bir ortamda, başka söze gerek yoktur. Amiralsizlik ve ehliyetli denizci eksikliğinin ülkelerin başına neler açtığının en güzel örneği Fransız İhtilalinde yaşanmıştır. İhtilal tasfiyesinden 15 yıl içinde Fransız Donanması önce Akdeniz’den, sonra da Atlantik’ten atılmıştır.
    İlerde tarih kitapları, Türk deniz tarihinin bugünlerini anlatırken, bindiği dalı kesen Türkiye’nin durumunu açıklamakta zorlanacaktır. Gelecekte yazılacak bu kitaplardan birinde özgürlüklerimizin çalındığı bu günler sanırım şöyle anlatılacak:
    “2008 ile 2012 yılları arasında Türk Deniz Kuvvetlerine dünya deniz tarihinde örneği görülmemiş bir saldırı yapıldı. Bu saldırıda Deniz Kuvvetlerinin komuta yapısı hedef alındı. Kuvvet yapısına dokunulmadı. Bu saldırı ile moral ve komuta kontrol birliği çökertildi. Bu saldırıyı yapanlar, şüphesiz Türk Deniz Kuvvetlerinin emperyal yapının kontrolü dışında güçlendiğini, onun iradesi dışına çıktığını ve gelecekte Avrasya/Ortadoğu merkezli bir çatışmada ulusal çıkarları emperyal çıkarların önünde göreceğini tahmin etti. Zira tarihinde, sadece ulusal çıkarlara hizmet eden Cumhuriyet Donanması Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de Anadolu’nun deniz çıkarlarını sadece korumadı, aynı zamanda geliştirdi. Türklerin denizcileşmesinin lokomotifi oldu.
    Bu saldırı Osmanlı deniz tarihinde yaşanmış Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarından çok farklı oldu. Bu baskınlarda Türk Donanması müttefik düşmanlar tarafından yakılmış, Türklerin kendi içinden düşmana yardım eden ve Donanmayı iç cepheden çökertmeye çalışanlar olmamıştı.
    21’inci yüzyıldaki baskın bu nedenle çok farklıydı. Zira baskını yapanlar; tetikçi olarak çalışan, sahte dijital belge üreten, sahte delil eken, yalan ve iftiralarla dolu fezlekeler düzenleyen, sahte haberler yaparak Deniz Kuvvetlerini, çete kuran, fuhuş, casusluk, şantaj yapan, Amirallerine suikast planlayan suç şebekesi gibi gösteren ve bu masum vatanseverleri tasfiye edenler onların kendi silah arkadaşları, polisi, savcısı ve medyası yani kendi vatandaşları oldu. Ancak iç savaşlarda yaşanabilecek böyle bir durum, dünya tarihinde pek az gözlenir.
    Bu kadar güçlü bir Donanmanın, Hükümeti’nin ve Parlamentosu’nun gözü önünde zayıflatılmasına, komplolar kurulmasına, moralinin çökertilmesine, denizde bir çatışma yaşansa en yetenekli denizcileri hapiste tutulduğu için kaybetme riski ciddi şekilde artmasına rağmen, yüzlerce seçkin denizcinin iddianamelerde yer alarak çoğunluğunun tutuklanmasına birçok stratejist ve analist anlam veremedi.
    Ancak 2011’den sonra yaşananlar bu komplonun yüksek stratejisinin tasarlandığı emperyal yapının ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Onların düşünce yapısı son derece sade idi. Anadolu’nun stratejik baskı altında tutulması için önce Donanma yok edilmeli ya da dönüştürülmeliydi. Bunun için gemi batırmaya hiç de gerek yoktu. O gerekirse zaten akıllı füzeler ile kolayca yapılabilirdi.
    O yıllarda acil yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç vardı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) endüstriyel medeniyeti sürdürebilmek için 2030’a kadar altı tane yeni Suudi Arabistan’a ihtiyaç var diyordu. Petrol bitiyor nerede olursa olsun yeni kaynaklar bulunmalı, mevcutlar Irak ve Libya’da olduğu gibi küresel sermayenin kontrolüne alınmalı, diyen yüksek emperyal irade bu yolda önüne çıkanı ezmeliydi.
    O yıllarda Doğu Akdeniz petrol ve gaz kaynıyordu, ancak Türk Donanması kendi alanlarını ve Kıbrıslı soydaşlarının gelecekteki çıkarlarını korumak uğruna bu alandaki faaliyetlere mani oluyordu. Daha da kötüsü Karadeniz’de beş sahildar ülkeyi de yanlarına alarak dünya denizlerinde örneği görülmeyen bir başarı ile başta BLACKSEAFOR ve Karadeniz Uyumu Harekâtı olmak üzere çeşitli girişimlere liderlik ediyor ve Karadeniz’i dış dünyanın karmaşasından ve askeri rekabetinden uzak tutuyorlardı.
    Bunların üzerine bir de Heybeliada isimli korveti yüzde 70 ulusal olanaklarla inşa etmediler mi? Emperyal okul ne diyordu? Anadolu denizci ve Atatürkçü olmamalı. Aksi takdirde Türkleri tutamazsınız. O halde söz konusu iki kavramın en çok geliştiği kurum olan Türk Deniz Kuvvetlerinde emperyal çıkarlara karşı duran Amiral, subay ve astsubaylar ile potansiyel yetenek ve düşüncede olanlar yok edilmeliydi. Geri kalanlar da polis fezlekesi ve malum medyada fuhuşçu, suikastçı, şantajcı ya da pornocu olarak kapak olma tehdidi ile baskı altında tutulmalıydı. Haksızlıklara ve oldubittilere karşı sesini çıkaran biri oldu mu, sahte bir e-posta ve dehşetli bir fezleke ile içeri atılmalıydı.”
    Kitabı okumaya devam ediyorum. Bakın 2012 sonrasında neler olmuş:
    “Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ten ve Cumhuriyetin kurucu felsefesinden her gün uzaklaşmış. Devletin jeopolitik ve stratejik çıkarlarını koruma refleksi diye bir kavram kalmamış. Türklük, vatanseverlik ve Mehmetçik gibi kavramlarının yerini daha çok para puan, kontör, borsa endeksi, şimdi eğlence zamanı gibi kavramlar almış. Kuvvetler ayrılığı ortadan kalkmış, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok edilerek her kavramın yandaşı ortaya çıkmış.
    Gelelim denizlere, Doğu Akdeniz’de İsrail ve GKRY tarihinde yaşanmadığı kadar birbirlerine yakınlaşmış, Doğu Akdeniz’deki en büyük doğal gaz kaynaklarından birine erişmişler. Küresel sermaye ve enerji devleri bu duruma çok sevinmiş. Zira Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de haklarının olduğu sahalar dâhil Doğu Akdeniz’de o yıllarda 13 milyar varil petrol ile 21 trilyon m³ doğal gaz bulunduğu tahmin ediliyormuş. Doğal gaz kapasitesi Hazar havzasının neredeyse üç katına yakınmış. 2011 yılında Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunami sonrası pek çok Avrupa ülkesi nükleer santralleri kapama kararı verdiğinden, enerji açığının doğal gaz ile karşılanması kaçınılmaz olmuş. O nedenle Akdeniz kaynakları, Libya sonrası küresel sermayeye ilaç gibi gelmiş.”
    Ünlü Romalı devlet adamı Çiçero şöyle diyor: “Bir ulus dış düşmanları ile baş edebilir. Fakat içersindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silahlarını ve âlemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur. Ulusun ruhunu çürütür. Politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil daha az korkuludur.”
    Bugün Türkiye’de etrafımız Çiçero’nun tarif ettiği hainlerle çevrilidir. Ancak, Deniz Kuvvetleri içinde çıyan gibi yıllarca bugünleri bekleyen hainler kadar, bu hainlerle baş edemeyen, onlarla savaşı göze alamayan, savaşmayarak teslim olan ve böylece Cumhuriyet Donanmasına, onun değerlerine ve geçmişine ihanet edenler de artık en az onlar kadar geleceğimize zarar vermişlerdir.
    82 yıl önce Kubilay’ın Menemen’de vatandaşların gözleri önünde katledildiği gibi, bugün Deniz Kuvvetlerinin yüzlerce emekli ve muvazzaf personeli Türk halkının, Türk denizcisinin ve silah arkadaşlarının gözleri önünde katlediliyor. Maalesef halkımız kan uykusunda.
    Aslında katledilen Cumhuriyet, katledilen denizciliğimiz ve geleceğimiz. Kubilay’ın Menemen’de katli sonrasında durumu sessiz ve kayıtsızca izleyenlere şair Behçet Kemal Çağlar şöyle haykırmıştı: “Çıkmadı mı bu genci bir tek kurtaranınız, varmaz mıydı kalbiniz, akmaz mıydı kanınız, gövdeyi kan götürse demek ki razıydınız, ona nasıl kıydınız, ona nasıl kıydınız.”
    Ben şimdi Türk halkına soruyorum. Balyoz ve diğer isimli sahte davalarda yargılanan, özgürlükleri ve gelecekleri iftira ve yalanlarla çalınan şerefli askerlere, denizcilere, havacılara ve vatanseverlere nasıl kıydınız? Türkiye’nin denizcileşmesine ve geleceğinize kurulan tuzakları nasıl görmediniz? Sizlerin içinden gelen ve sizi koruyacak olan Ordunun, Donanmanın ve Hava Kuvvetlerinin sahte davalar ve iftiralar ile sindirilmesine nasıl göz yumdunuz.
    Atatürk’e ve kurucu atalarımıza ihanetin ve neredeyse hakaretin liyakat olduğu bir dönemde, bedeni tutsak ama ruhu Mustafa Kemal’in Amirali olarak sonsuza dek hür kalacak olan ben Amiral Cem Gürdeniz, Cumhuriyet tarihimizin en karanlık günlerinin yaşandığı dönemde tutuklu kalıp, bir tasfiye sonucu emekliye sevk edilerek tertemiz üniformamım dışarıdaki çamur ve ihanet ile kirlenmesini önlediği için, talihime şükrediyorum. Dünyaya tekrar gelirsem gene Cumhuriyet Donanmasında denizci, gene Mustafa Kemal’in Amirali olurdum.
    Beni son 40 yılda yetiştiren, denizi ve denizciliği öğreten, devlet ve millet adına bana savaş gemilerimizin komutanlık, komodorluk ve filo komutanlıklarını emanet eden Mustafa Kemal’in gururu Cumhuriyet Donanmasından, tüm şehit ve gazilerimizden, 40 yılın sonunda helallik isterken, ben tüm varlığımla bu kutsal dönem içinde sarf ettiğim tüm emeklerimi ve yarattığım tüm katma değerleri Atatürk’ün Bahriyesine helal ediyorum.

    Tümamiral Cem Gürdeniz
    4 Ağustos 2012 Hasdal

    Cevapla

    • demokrat Says:

      TESPİTLER

      1.Balyoz davası bu blogda yayınlanan sahtecilik ispatlarıyla HUKUKEN çökmüş bir davadır.
      2.Bu davada yargılanan kişilerin büyük çoğunluğu suçsuzdur ve TSK’nın siyasi otoritenin emrinde yeniden şekillendirme çalışmalarına göre seçilmiş (önceden belirlenmiş) kişilerdir.Konunun emperyalizmle bağdaştırılması ise ‘tartışılan güce’ ederinden fazla değer biçmek olur ki tamamen asılsız ve kompeksli bir yaklaşımdır.
      3.Bu söylediklerim dava kapsamı dışında bazı sanıkların kamu vicdanında suçlu oldukları gerçeğini değiştirmez.Ancak ne iddianame bu yönde hazırlanmış ne de suçlamalar bu yönde yapılmıştır.
      Mesela seminerde yer alan ve konusu suç teşkil eden konuşmalar ve davranışlarla ilgili bir ayrışma yapılmadığı gibi,seminere katılan-katılmayan kişiler ve sanıkların seçilmeleri konusunda da soru işaretleri vardır.
      4.Demokrasilerde siyasi otoritenin çalışacağı bürokratları seçebilme hakkı vardır,belirli bir rütbenin üzerine çıkmış asker kişiler de bu ülkenin bürokratlarıdır ,sırası geldiğinde yükselerek bürorkaside üst kademelere çıkmak doğuştan gelen bir hak değildir.Ancak ülkede hala süregelen(en azından korkusu aba altından hissettirilen) vesayet bu seçimlerin doğal selekisiyonla değil de şeklen bu yönde bir tasfiye ile yapılmasına sebep olmuş ve sonuçta ortaya içinde bulunduğumuz karmaşık durum çıkmıştır.
      5.Yukarda paylaşılan yazının içinde bu meyanda doğru tespitler vardır ancak dışardan,tarafsız ve özgür bir okumayla bakıldığında yazı tamamen ajitasyon kokmakta,şahsi bir üslup taşımakta,içinde barındırdığı abartı ve yanlış yönlendirmelerle hedef saptırmaktadır.
      Mesela donanmanın benzeri görülmemiş şekilde güçlendiği kocaman bir palavradır.Gerçekler Jane’s Fightingship sitesinde ayan beyan ortadadır.Aynen yüzde 70 ulusal olanaklarla inşa edilen gemi palavrası gibi.Kapitalist düzenin olmazsa olmaz koşulu gereği askeri üretim ve pazarlamalarda bir sivilleşme yaşanmaktadır ve bu sivilleşmeden de payını alan şirketler bellidir.Kaldı ki sadece kaba gövdenin yapımının %70 gibi bir oran almayacağı açıktır.MTU Turkey,MAN gibi firmaların da ne kadar Türk olduğu malumlarınızdır.Çok basit bir örnek vereyim bir Alman tersanesinde (adam-saat olarak ele aldığınızda) 2 işçinin bir günde yaptığı işi sivil Tük tersanesinde 4 kişi yapmakta, askeri tersanede ise 50 kişi yapmaktadır.Bu nasıl bir ilerlemedir?
      Yine yazıda çok fazla şahsileştirilen fedakar görev ve sorumluluk kavramları aslında gerçektir ama tamamen faklı kişiler ve personel için geçerli kavramlardır.Yani donanma aslında isimleri ve sanları buralarda hiç yer almayan fedakar personel tarafınan ayakta tutulmaktadır.
      Yıllarca emperyalizme hizmet edenlerin kendilerini emperyalizm karşıtı gibi göstermesi ve bu meyanda savunma yapması da ayrıca şaka gibi ,ama korkunç bir şaka.Yahu o övünerek anlattığınız yurtdışı görevlerin %90’ı NATO görevi çocuk mu kandırıyorsunuz?Bütün silah sistemleriniz yurtdışı kaynaklı,bütün savunma sistemleriniz yurtdışı kaynaklı iken ve görünen o ki bu süratle yüzyıldan önce millileşemeyeceği ortadayken emperyalizme kendi silahlarıyla kafa tutmak olsa olsa Levent Kırca programına konu olur ,yani artık kimsenin gülmediği bir komedi programına.Hem de uzaktan kontrol tekniklerinin bu kadar geliştiği bir teknolojide…
      6.Hakikaten müsamereye gerek yok,keşke daha dürüst ve daha suçsuzları da içeren bir savunma yazısı yazsaydınız.Hatta bu rezaletlere Mustafa Kemal’i hiç karıştırmasaydınız keşke…

      Cevapla

      • trssby Says:

        “4.Demokrasilerde siyasi otoritenin çalışacağı bürokratları seçebilme hakkı vardır,belirli bir rütbenin üzerine çıkmış asker kişiler de bu ülkenin bürokratlarıdır ,sırası geldiğinde ”

        Bu tümce hayli tartışma götürür.. Bana göre siyasi otorite her bürokratı seçme hakkına sahip olamazlar. Sadece belli seviyedeki bürokratları o da gerektiğinde zor bir şekilde değiştirebilir. Önemli olan devletin devamlılığıdır. Her siyasi otorite değiştiğinde, istediğim bürokratlar ile çalışacağım diye bürokratları değiştirir isen devamlılık büyük ölçüde hasar görür. Örnek istiyor isen son 5 seneye bakmak yeterli olacaktır. Monşerler bunun özlü örnegidir.

        Cevapla

        • demokrat Says:

          Sayın trssby,

          Niye tartışma götürsün?Hem her siyasi otorite değiştiğinde tüm bürokratlar neden değişsin,görev zamanı dolduğunda bu değişim yapılırsa zaten bir problem yaşanmaz.Burada kasıt üst düzey bürokatlar,yani Tugut Özal’ın yaptığı doğruydu bence.
          ” Bana göre siyasi otoriteler her bürokratı seçme hakkına sahip olamazlar. ” demek bir bürokratik oligarşi çağrışımı yaptırıyor sanki.
          Avrupa’ya ABD’ye bakarsanız bu konularla Savuma Bakanlarının ilgilendiğini göreceksiniz.
          1949-60 yılları arasını incelerseniz Genelkurmay’ın aslında bizde de bakanlığa bağlı olduğunu farkedersiniz.

          MSNBCe Genelkurmay nereye bağlı olsun diye bir anket yapmış,gerçi çok yüksek bir katılım yok ama anlık sonuçlar şöyle;
          Başbakan % 29,18
          Milli Savunma Bakanlığı % 37,72
          Diğer % 33,11

          Cevapla

          • Olasılıksız Says:

            Kanımca G.Kurmay tek kişiye bağlı olamayacak kadar önemli bir güçtür! Doğrudan meclise bağlı olmalıdır. Aksi halde Emniyet Teşkilatı gibi tamamen siyasi bir kurum haline gelir.

            Biz asken siyasetin dışında kalsın mı istiyoruz, tümüyle siyasete bulaşsın mı?

            Cevapla

            • canislupus Says:

              bence herkes kendi işini yapmalıdır, asker askerlik yapacak, siyasetçi de siyaset, o zaman siyasetçiler generallik yapsın da bakalım nasıl oluyor? Güzel yaparlarsa, devam deriz…

              Cevapla

            • demokrat Says:

              Sayın Olasılıksız,

              Bu sözkonusu ettiğiniz sistem tartışılabilir,benim şahsi görüşüm ABD sistemine benzer bir başkanlık sisteminde uygulanabilir de ama parlamenter demokraside olabilirliği şüpheli(bence).Ancak söylediğiniz gibi halihazır sistemde de siyasileşme tehlikesinin olduğu kesin.Zaten geçmişimiz bu yönde pek çok kirli örnekle dolu(özellikle 1950-1979 yılları arası).Olay iktidarların demokrasiyi ne kadar içselleştirdikleriyle ilgili.Ben yazarken daha geniş bir bakış açısıyla yazdım,ideal demokratik yönetim biçimini düşünerek…

              Cevapla

              • Olasılıksız Says:

                Jandarmayı bir kenara koyalım. (Hatta tümüyle kaldıralım) Ordunun 1. önceliği dış tehdit değil midir? Yani savaş hali falan! O zaman bu kararı bir kişinin (başkan veya başbakan) vermesi mi doğrudur, yoksa meclisin vermesi mi doğrudur?

                Orduya sıradan bir bürokratik devlet kurumu gözüyle bakarsak ve siyasi iradeye tabi kılarsak ordunun siyasileşmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bana göre şuraya başbakanın girmesi dahi yanlıştır. Olması gereken biri varsa “başkomutan” yani C.başkanıdır. Tabi o da ne kadar siyaset dışı sayılırsa.

                Cevapla

                • demokrat Says:

                  Sayın Olasılıksız,

                  Bu durumlarda kararlar TBMM tarafından alınır,Cumurbaşkanı tarafından onaylanır,yani burada karar verici makam zaten sadece yüce Meclis’tir.Olayı dramatize etmeyelim,bağlılıkan kasıt idari bağlılıktır.Şura konusunda haklısınız bence Cumhurbaşkanı da katılmalıdır.

                  Cevapla

          • canislupus Says:

            Eğer demokrat bir ülkeysek veya olmaya çalışıyorsak, genelkurmay başkanlıgının savunma bakanlıgına bağlı olması gerekir, ayrıca mitin de enformasyon bakanlıgına (Böyle bir bakanlık kurulmalı) baglı olması gerekir…

            Cevapla

          • Kemal Says:

            Merhabalar,

            Sevgili Demokrat, elbette önerinin bir dayanağı olduğunu görüyorum ama iktidarın vücut kimyasıyla barışık bürokrasinin Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinin önündeki önemli engellerden birisi olduğunu düşünüyorum. Mantık zincirini şöyle kurayım:

            Demokrasilerde oy verirken kişiler doğal olarak çıkarlarını gözetiyorlar. Bireylerin siyasal tercihleri, kısa vadeli kişisel ikbal öngörüleri ne kadar az olursa o kadar uzun vadeli ve genel toplumsal çıkar öngörüleri üzerinden şekillenecektir. Yani eğer benim kısa vadeli çıkarım aşikar bir şekilde görülmezse siyasal tercihimi yaparken bütün toplumun iyiliğine olduğunu düşündüğüm yönde hareket ederim. Böylece bütün toplumun iyileşmesi sonucunda benim de kendi payıma düşen faydayı göreceğimi varsayarım.

            Bir dereceye kadar hep böyle olsa da, özellikle 2007 sonrasından beri oy kullanma alışkanlıklarında doğuştan gelen faktörler sosyal, ekonomik ve siyasal tercihlerden çok daha etkin oluyor. Yani mezhep, etnik köken, ibadet alışkanlıkları, eğitim durumu vs. gibi faktörler dış politikaya bakış, devletin ekonomideki rolüne bakış, vs. gibi faktörlere göre çok daha belirleyici oluyor.

            Bunun temel nedenlerinden bir tanesi X Genel Müdürü benim hemşerim (yani benimle benzer bir etnik köken, aile yapısı, yaşam algısı vs.) olunca ben değilse bile eşim,dostum o X dairesinde iş bulacağını varsayarak X Genel Müdürünü oraya getiren siyasi partiye destek olmaya başlıyorum.

            Halbuki devlet memurları siyasal görüşlerden tamamen bağımsız ve siyasi iktidarın kendi ideolojilerine yönelik olarak öngördükleri politikaları gerçekleştirmedeki başarıları veya başarısızlıkları üzerinden değerlendiriliyor olsa, o zaman bireyler siyasi yandaşlıkları üzerinden iş bulmanın geçerli bir yol olmadığını görerek kısa vadeli çıkarlarının yerine uzun vadeli toplumsal faydayı gözetebileceklerdir. Yani kişisel faydalarının toplumsal fayda üzerinden gerçekleşebileceğini görerek o yönde harekete geçeceklerdir.

            Üstelik, üst düzey bürokrasi ve gelecekte üst düzey bürokrat olma hayali kuran onların hemen altında pozisyon alan kişiler tek geçer akçenin iktidar partisi yandaşlığı olmadığını anlarlarsa şeffaflık ve yönetişim bağlamında da toplum inanılmaz bir güç kazanacaktır. Çünkü içeriden, bilgi sahibi olan ve iktidar partisi yandaşı olmayan, yani iktidar partisinin siyasal tercihlerinin zararlı sonuçlarını toplumla gizli ya da açık yollardan paylaşmaktan çekinmeyecek (hatta bundan keyif alacak) birilerinin varlığı devlete karşı vatandaşın güvencesidir.

            Zaten kendi vücut kimyasıyla barışık bürokrasi arayışının temelinde yanlış siyasal tercihlerinin afişe edilmesinden korkan iktidar anlayışı bulunmuyor mu? İktidarın yanlışlarının şeffaf bir şekilde kamuoyuyla buluşması demokrasiler için risk midir yoksa tam tersine güçlendirici etki yapan bir faktör müdür? Bu sorunun cevabı demokrasi anlayışlarımıza göre belirlenecektir. Bana göre şeffaflık iktidarı zayıflatsa da demokrasiyi yani toplumu güçlendirir, iktidarın da yanlış yapmaktan kaçınması için bir gerekçe oluşturur…

            Demem o ki, ben sevgili trssby’nin aksine tartışma götüreceğini düşünmüyorum. 🙂 Demokratik bir düzende iktidarların verili bürokatik kadroyla çalışması gerektiğini, eğer nesnel ölçütlerle başarısız olduklarını düşünüyorlarsa bunun gereği olarak oraya daha başarılı olacağını düşündükleri kişileri getirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Böylece şeffaflık artacak, liyakat ön plana çıkacak, seçmenler de kısa vadeli kişisel çıkarlarını daha geri plana iterek siyasete katılmaya başlayacaktır. Yani demokrasi sağlamlaşacaktır.

            Örneğin Kanada’da ya da Almanya’da ya da İsveç’te bir siyasi partinin gelip bütün milli eğitim müdürlerini, defterdarlarını, valilerini, emniyet müdürlerini, hatta lise müdürlerini benim siyasal destekçim değil diye değiştirmeye kalktıklarını düşünebiliyor musunuz? Geçtim toptan bir kadrolaşmayı herhangi bir atamanın siyasi yandaşlık, etnik köken, mezhepsel veya tarikat ilişkileri ve ya hemşerilik ya da akrabalık bağı üzerinden yapıldığının ortaya çıkması söz konusu imza sahibinin siyasetten temizlenmesinin önünü açacaktır. Bu konuda tartışma bile yok! Adam evini kiralarken bile kiracısını yukarıdaki faktörler temelinde ayrımcılık yaparsa mahkeme adamı cezalandırır evini de zorla davayı açan kiracıya kiralatır. Hem de mülkiyetin kutsallığının merkez olduğu batı toplumlarında…

            Biz ise alışmışız ve olağan sayıyoruz bu durumu. Ama bu durumla Türkiye’deki demokrasinin yerleşememesi arasındaki ilişkileri gözardı ediyoruz. Siyasi partiler yasasındaki sıkıntılar kadar bire bir ilişkili halbuki. Yerelden başlıyor ve siyasal alanı kurguluyor. Sonra bu siyasal alanda neden demokrasi yeşermiyor diye didişip duruyoruz.

            Ülkede temel bir çelişki olsa, ne bileyim bir kesim laik cumhuriyetten yana olsa diğer kesim ise şeriat devletiyle yönetilme arzusu içerisinde olsa dönemsel olarak iktidara gelecek olanların toptan bir temizleme yapması anlaşılır bir şey (tabii ki demokratik değil!!! sadece anlaşılır…). Ama Türkiye’de böyle bir durum da yok. Ülkenin tamamına yakın laik demokratik düzenden gayet faydalanıyor ve tercihini de o yönde yapıyor. Çoğunluğu temsil eden mezhepsel ve etnik kökene dayanan siyasi partiler (milliyetçi-muyhafazakarlar DP-AP-ANAP-DYP-Ak Parti çizgisi) durumdan gayet memnun. Bu kutuplaşma sürdükçe ve seçmenlerine iktidar nimetleri kimine ihaleler, kimine müdürlükler, kimine de odacılık olarak paylaştırıldıkça ve bu da normal göründükçe elbette matruşkalar gibi biri gidecek biri gelecek ama aynı zihniyet sittin sene devam edecek.

            Özetle siyasi yandaşına ihale vermekle müdürlük vermek arasında fark yok. Zaten senin siyasi yandaşın müdür de ihaleyi senin siyasetini maddi olarak destekleyenlere veriyor. Demokratik düzen bu mu?

            Aklıma sevdiğim bir Limon karikatürü geldi; “Adil düzen deyip duruyorlar, düzülen hep biz olunca düzen değişse ne olacak?” diyordu kapakta…

            Sevgiler.

            Cevapla

            • demokrat Says:

              Kemal,

              Sen limon deyince aklıma Erdal İnönü geldi.Nedenini bilinçaltımda şimdi sorgulamak istemiyorum(düşünce tembelliği) ,en çok kanımın ısındığı politikacılardan biriydi.Kimbilir belki de o eşsiz hoşgörüsü ve ince nüktedanlığı böyle bir duygunun zemin katmanıdır.Resmi yayın organı gibiydi limon dergisi,sıkı muhalefet yapardı.Hatta bir müddet sonra katılacak olan Nihat Genç bile dönüşümünü tamamlamamıştı da sosyalist sosyalist yazılar döktürürdü inceden.Bayılırdım.
              Neyse,
              Kolayca tahmin edeceğin üzere halkın oy kullanma alışkanlıklarındaki doğuştan gelen faktörlerin etkisini yadsıyacak değilim,benim ekleyeceğim tek şey sadece ‘tepkisel oylar’ çerçevesinde olur ki bunun da etkilerinin yavaş yavaş azaldığını hatta belki de ters dönmek üzere olduğunu hissediyorum.Bunu geçelim.
              Hernekadar yukardaki yazımda kastım salt üstdüzey bürokrasi olsa da madem konu bizi siyasi kadrolaşma yoluna götürüyor gidelim o zaman.Devlet yapısında varolan devamlılık esası, kısa dönem iktidar değişimlerinde, üst düzey bürokraside gündelik oynamalara izin vermez.Bunu biliyoruz.Ayrıca devletlerin özellikle dışişleri gibi nazik yapılarında kemikleşmiş politikaları vardır ve bu ekoller günden geceye değiştirilemez.Buna benzer olarak TSK gibi özel kurumlarda da kendi iç dinamikleriyle şekillenen bir yükselme yolu vardır.(Doğrudur,düzgündür,hakkaniyetlidir tartışmasına hiç girmiyorum).Bu seleksiyon da sonuçta diğer bürokratik seçimler gibi belirli ve uzun bir süreç gerektirir.Yani diyeceğim o ki yüzlerce yıllık devletler için kısa dönemlerde yapılacak tercihler aslında öyle kolayca eleştirilmemelidir.Kaldı ki gerçekten demokrasiyi içselleştirebilen iktidarların da aslında ”bu adamları biz seçtik” ,”bu adam bizim adamımız olarak damgalanabilir”, ”bu iyi de seçmediklerimiz kötü ya da karşı taraf mı” türünden çekinceleri olması gerekir.Hal böyleyken seçici iktidarın seçkinci olmaktan başka yolu yoktur sanıyorum.Adaylar ortadadır ve bunlar içinden en sağlıklı olarak çalışabileceğinizi seçersiniz.
              Daha düşük kadrolarda,özellikle memuriyet ve kamusal diğer birimlerde siyasetin kadrolaşma hırsı çok daha belirgindir.Bana göre de önemli olan burasıdır.Devletin ”sosyal” olma yükümlülüğünün ortaya çıktığı alan olarak bir kere adil olma sorumluluğu var.Yani bir toplumunuz var ve siz insanlara yaşamlarını idame ettirecek bir ”iş” veriyorsunuz.Ayrıca o verdiğiniz işler de bir şekilde çok büyük halk kitleleri ile doğrudan ilintili.Ne yazık ki ülkemizde bu kollektif yapı her iktidarın arka bahçesi olarak görülmüş ve büyük bir partizanlıkla paylaştırılmıştır.Bugün de değişen bir durum yoktur.Doğru mudur,değildir tabii ki hatta vicdansızlıktır.Şimdi bunu(az önce söylediğimi) bir tarafa not ederek söylüyorum benim naçizane gözlemlediğim bu iktidar tarafından göreve getirilenlerde artık sebebi korku mu dersiniz yoksa dinsel kaygı mı dersiniz,iş ahlakı mı dersiniz bir düzgünleşme trendi mevcut gibi görünüyor.Bunu da söyleyeyim, katılmayanlar da olabilir.Çalışanlar göreve getirenlerden daha iyi niyetli sanki.Ama demokratik mi ,sanmıyorum, sınav falan yapıyorlar ama…
              Nihayetinde doğru laf ”düzen değişiyor ,düzülen baki.”

              Cevapla

        • BattleField3 Says:

          trrsby
          iyi de her iktidar değiştiğinde, yeni gelen iktidar göreve kendi bürokratlarını getirir, tabii ki tamamını bir anda değiştirmez ama zamanla hepsi kendi seçtiği adamlar olur, bu da son derece doğal bir durumdur, örneğin bir ilin emniyet müdürü bile başka bir ile tayin oldugunda yanında kendi yakın çalışma arkadaşlarını da götürür…

          Cevapla

          • Kemal Says:

            Sevgili Battlefield,

            Yukarıda daha detaylı olarak görüşlerimi yazdım ama size de bir kaç satırla cevap vermek istedim.

            Yanında çalışma arkadaşlarını götürmesi doğal elbette. Doğal olmayan yanındaki çalışma arkadaşlarının hepsinin aynı etnik ve mezhepsel köken, tarikat bağı, v.s. gibi ilişkiler üzerinden oluşuyor olması. Eğer yanındaki çalışma arkadaşlarından birisi Ermeni, diğer Laz, diğeri Mevlevi bir diğeri de Bektaşi ise alsın ekibini götürsün. Çünkü belli ki bu kişilerle bir araya gelişinde çalışma anlayışlarındaki uyumluluk getirmiş. Yok eğer bütün bu kişiler fanatik Fenerbahçelilerse ve tesadüfen değil de sırf bu nedenle bir ekip niteliği alıyorlarsa bu da elbette doğal olmayacaktır ve toplumun tamamının vergileriyle maaş almaya devam etmek istiyorlarsa bu ilişki ağları parçalanmalı.

            Türkiye’deki durumu bilemiyorum ne kadar biliyorsunuz. X Bakanlığında Y tarikatından olmayan, üstelik de Y tarikatına yakın Z tarikatından olan kişiler bile yükselemiyor. Neden? Çünkü Bakan efendi kendi vücut kimyasıyla barışık ekiple çalışmak istiyor. Ve ben de bu adamlara maaş olsun diye vergi veriyorum. Doğal mı?

            Sevgiler.

            Cevapla

            • canislupus Says:

              Son derece doğal, neden mi? Çünkü bu politika, politikada her türlü üçkağıt, pislik, alavere, dalavere olur. Başkomutan neden din ve devlet işlerini ayırmıştır? İşte bu yüzden. Çünkü din dürüstlük işidir, politika her türlü üçkağıt, pis iştir vs. İkisi bir arada gitmeyeceği için Başkomutan ayırmıştır…

              Cevapla

  3. Solmaz Türk Says:

    Sayın Amiral Cem Gürdeniz’in yazısı bir savunma yazısı değil,donanmaya veda yazısıdır.Sevgili Uğur Mumcu’nun dediği gibi Marksist dönek ve tosuncuklarından solcu,Taraf’dan demokrat ve cesur gazetecilik çıkaran birinin amiralimizin içindeki Mustafa Kemal sevgisini haykırmasından rahatsız olmasını hiç yadırgamadım.

    Cevapla

    • demokrat Says:

      Solmaz Türk,

      Bu yazının savunma olmadığını ben de biliyorum ama sözde değilse de özde bir savunma yazısı olduğu çok açık,anlayabilene.

      Ben Mustafa Kemal’den hiç rahatsız olmadım olmayacağım da.İtirazım O’nu yerli yersiz sömürü ve çıkar düzenlerine utanmadan duvar yapanlaradır.Binlerce kez yaptıkları konuşmalara bakarsanız bu ülkede 12 Eylül’ü yapan alçaklar da Atatürkçüdür,1960 darbesinin soysuz mümesilleri de.Daha binlerce sahte yüz çıkarabiliriz.Bu ülkede suç olmayan tek sahtecilik sahte Atatürkçülüktür.Kimse dokunamaz,birkaç süslü laf edip devranınızı döndürürsünüz.

      Aziz Nesin tam da sizleri tarif etmiş;

      “Sahteciliğin en sağlamı, en yararlısı, en güvencelisi sahte Atatürkçülüktür. Çünkü suç sayılmaz. Sahte Atatürkçüler yakalanmaz, çünkü Atatürkçülerin sahtesi ile gerçeği birbirinden ayırt edilemedikten başka, sahte Atatürkçüler çok yüksek bağırdıklarından gerçek Atatürkçülerin seslerini bastırırlar. Şöyle bir düşünün: Gazetelerde şimdiye kadar yüzlerce kez sahte doktor yakalandı, sahte avukat yakalandı, sahte vali, sahte hâkim, sahte subay yakalandı diye okumuşsunuzdur; ama bir kez olsun sahte Atatürkçü yakalandı diye gazetelerde bir haber okudunuz mu? Oysa sahte Atatürkçüler, öbür sahtecilerin hepsinden daha çoktur. Sahte Atatürkçü yakalanmaz. Çünkü sahte Atatürkçülük suç değildir bir, sahtesiyle gerçeği ayırt edilmez.”

      Hanımefendi benim doğamda var,yalana tahamül edemiyorum.Bırakın Mustafa Kemal’i kullanmayı da gerçekler sizi neden bu kadar rahatsız ediyor ona cevap verin.Benim Mustafa Kemal’le saygıdan öte bir alıp veremediğim yok ama sizde anladığım kadarıyla TSK’nın her yaptığı doğrudur ya da mübahtır gibi bir iflah olmaz hastalık mevcut.Yazdıklarım sizi rahatsız ediyorsa-ki ettiği besbellli ,doğru yoldayım demektir.Bunca yıl okuyup Uğur Mumcu’dan bu kadarlık bir klişe mi çıkardınız?

      ”Sevgili Uğur Mumcu’nun dediği gibi Marksist dönek ve tosuncuklarından solcu..” şeklindeki muhteşem tespitiniz artık yaşlılıktan olsa gerek okuduğunuzu da anlamadığınızı gösteriyor.Bir kez okuyunca anlamıyorsanız dönün bir daha okuyun.Biraz aykırı bir ses uyduğunuzda devreleriniz karışıyor ve klişeniz bozuluyorsa önce her okuduğunuza cevap verme hastalığınıza bir deva arayın.Eğer ciddiye alınacak bir cevap yazmak isterseniz önce yazıyı anlayın,yazıda yalan,çarpıtma veya yanlış varsa ortaya koyun.Yazının son satırından kırptığınız bir cümleyi önceden yaptığınız yanlış okumalarla süsleyip buraya koymakla doğruları çarpıtamazsınız.Ha çocuk ve yeniyetmelere oynuyorsanız o başka.
      Utanmayın, itiraf edin,dürüst olun daha bir kez bile elinize alıp taraf okumadınız değil mi?Sözcü, cumhuriyet belki hürriyetten başka gazete okumadınız hayatınızda.Peki nasıl eleştiri yapma hakkı buluyorsunuz kendinizde.Hayır insan kendi özbenliğinden utanır yahu.Taraf’ı sevmem,birkaç yazar hariç olmazsa olmazım değildir.Ancak bu durum okumama engel değil.Aynen Sabah,Star,Zaman,Odatv,Solpostal,Birgün vs vs gibi.Şimdi balyoz belgelerini hariç tutarak soruyorum;tarafın yaptığı yüzlerce TSK haberinden mahkum olduğu bir tane haber gösterin bana sizden özür dileyeyim.Ha gösteremezseniz ne olur,birşey olacağı yok klişeciliğe devam edersiniz en fazla…

      Cevapla

      • BattleField3 Says:

        Aziz Nesin tam da sizleri tarif etmiş;

        “Sahteciliğin en sağlamı, en yararlısı, en güvencelisi sahte Atatürkçülüktür. Çünkü suç sayılmaz. Sahte Atatürkçüler yakalanmaz, çünkü Atatürkçülerin sahtesi ile gerçeği birbirinden ayırt edilemedikten başka, sahte Atatürkçüler çok yüksek bağırdıklarından gerçek Atatürkçülerin seslerini bastırırlar. Şöyle bir düşünün: Gazetelerde şimdiye kadar yüzlerce kez sahte doktor yakalandı, sahte avukat yakalandı, sahte vali, sahte hâkim, sahte subay yakalandı diye okumuşsunuzdur; ama bir kez olsun sahte Atatürkçü yakalandı diye gazetelerde bir haber okudunuz mu? Oysa sahte Atatürkçüler, öbür sahtecilerin hepsinden daha çoktur. Sahte Atatürkçü yakalanmaz. Çünkü sahte Atatürkçülük suç değildir bir, sahtesiyle gerçeği ayırt edilmez.”

        Bunun noktasından, virgülüne kadar altına imzamı atarım…
        Bu sahte Atatürkçüler de en çok bugünkü cehepede var, bu da benim tespitim…

        Cevapla

      • Solmaz Türk Says:

        Ha ile başlayıp yahu ile devam eden cümleler kuran,önce kadın olmamla daha sonrada yaşımla ilgili hakaret dolu yazı yazan adama söyleyeceğim tek bir söz var,içinizdeki küçük faşistle baş etmeyi öğrenin.Gizliden gizliye sallanan o parmak inmedi bir türlü.Tutuklu olan oğluyla dertleşmek için bir şeyler yazan babanın yazısının altına bile laf yetiştirmişsiniz,sizin deyiminizle söyleyeyim,ayıp ya huuu.

        Cevapla

        • demokrat Says:

          …Eğer ciddiye alınacak bir cevap yazmak isterseniz önce yazıyı anlayın,yazıda yalan,çarpıtma veya yanlış varsa ortaya koyun…
          …birşey olacağı yok klişeciliğe devam edersiniz en fazla…
          dedim ve aşağıda anlayabilenlerle yazışmaya/tartışmaya devam ediyorum.
          edep ya huu (olacaktı unutmadan,gene çalışmamış/karıştırmışsınız)

          Cevapla

  4. canislupus Says:

    Sayın Amiral’e hayırlı emeklilik diliyorum…

    Cevapla

  5. trssby Says:

    Demokrat,

    “.Ancak ne iddianame bu yönde hazırlanmış ne de suçlamalar bu yönde yapılmıştır.
    Mesela seminerde yer alan ve konusu suç teşkil eden konuşmalar ve davranışlarla ilgili bir ayrışma yapılmadığı”

    Savcılar en az senin kadar bu konuda ve sanırım senden daha fazla düşünmüşlerdir. Eğer gerçekten suç olacak konuşmalar ve davranışlar var olmuş olsa idi hiç şüphen olmasın savcılar iddialarında bu olgulara yer verirlerdi ve gol atarlardı. Kamu vicdanı medya ile oluşturulan subjektif bir olgu degilmidir? Bana öyle geliyorki kamu vicdanı değil, senin vicdanında yargılananlar suçlu.

    Ben meraklıya sorduğum soruyu sana da tazeleyim.

    Siz hiç bir şekilde seminer kayıtlarının kimsenin eline geçmeyeceğinden emin, darbe yapmaya niyetli bir general olsanız, kapalı kapılar ardında yapılan bir harb oyununda darbe detaylarını mı konuşursunuz yoksa darbe anlamına gelecek sözlerle vakit mi kaybeder, samanda su mu dögersiniz?

    Cevapla

    • demokrat Says:

      Ben seminerden darbe suçunun çıkmayacağını ancak bazı sorunlu bölümler olduğunu yazmıştım zaten.Neden şimdi tekrar ettiriyorsunuz anlamadım.

      Cevapla

      • Olasılıksız Says:

        Yukarıdaki “tespitlerinize” yönelik de bir kaç şey yazmak istiyorum ama şu anda zamanım biraz kısıtlı olduğundan sadece bir kaç şeye değinmek istedim.

        Seminerden darbe suçu çıkmayacağı ve bazı sorunlu bölümler olduğu konusunda uzlaşıyoruz. Ama bunlar görevi kötüye kullanma, hakaret vs. gibi suçlara konu olabilecek şeyler…. yoksa göstere göstere bir darbe provası olması hakikaten saçmalık olurdu.

        Ancak, Taraf, Zaman vs. gibi medyanın hala “bombalanan camiler, düşürülen uçaklar, gölcükten çıkan belgelerin imzalı nüshalarının bulunması” gibi yalanları pişirip pişirip ortaya koyduğunu da gözden kaçırmamak lazım.

        Yukarıda bir yorumunuzda Tarafın askerlerle ilgili yüzlerce haberine karşın mahkum olmadığını yazmışsınız. Bildiğim kadarıyla sadece Baransu hakkında dahi yüzlerce devam eden dava var. Ayrıca yanılmıyorsam TSK’nın tüzel kişilik olarak dava açma yetkisi yok. En önemli husu ise basın yoluyla söylenen yalanların sadece manevi tazminata konu olabilmesi. Yani yalan haber yapmak bir ceza suçu değil! Gazetecinin her zaman “gizli kaynak” iddiasında bulunabilme gibi bir avantajı var. Olabilir… demokrasi varsa bunu da normal karşılamalıyız.

        Ancak, basının belli bir kesiminin bu konuları sürekli bir askeri yıpratma politikası şeklinde gündeme taşıdığını dikkate almak lazım. Tarafın askerlerle ilgili yaptığı yüzlerce haberin pek çoğunun resmi makamlarca yalanlandığı veya sonradan yalan olduğunun ortaya çıktığını da atlamayalım. Politika olarak asker düşmanı bir yayın tarzı olduğunu belirtmeye gerek bile yok! Açın bakın… tarafta hiç bir zaman “şehit” sözcüğünü göremezsiniz. “Terörist” sözcüğü ise yok denecek kadar azdır.

        Aşırı milliyetçi bir insan değilsem de, bu ülke için askerlik yaparken ölen bir askere şehit denmesinin manevi bir anlamı vardır. Ülkeyi bölme amacı taşıyan ve bu amaçla insanları bombalayan, öldüren kişilere “terörist” yerine “gerilla” diyebilen kişilerin bu ülkeyi seven, kollayan insanlar olabileceği inancında değilim. Bu, demokratlık, liberallik veya başka süslü kelimelerle açıklanabilecek bir konu değildir. Dünyanın en demokratik ülkelerinde dahi teröriste terörist denilir. Hepsinin şehitlikleri vardır. Anzaklar her yıl binlerce kilometre yok kat eder, ziyarete gelirler.

        Neyse… laf uzadı. Diğer kısıma sonra devam ederiz.

        Cevapla

        • demokrat Says:

          Sayın Olasılıksız,

          Öyle yazmısınız ki bu ülkede gazete ve gazetecilere her türlü suç işlemek serbest 🙂 Oysa hapishaneler gazeteci dolu.
          Tabii sadece basın kanununa bakmak yetmez,tüm kanunları bilmek gerek.Mesela hepimizin bildiği gibi asılsız ses kayıtları yayımlayana hapis cezası getirildi ama bu madde sanıyorum basın kanununda geçmiyor.Bunun gibi yine bir sürü ceza maddesinde ”..suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde” ceza şu kadar arttırılır diye hükümler var.Zaten bildiğim kadarıyla terör,kamu barışına karşı suçlar vs gibi konularda kimsenin başvurusu gerekmiyor,savcıların takdiri yeterli. TSK’nın tüzel kişilik olarak dava açması gerekmez. Tabii hukukçular daha iyi bilir.Yani suç varsa karşılığı da mutlak vardır.

          Cevapla

          • Olasılıksız Says:

            Sayın demokrat,
            Bakın o gazeteciler yalan haber yazdıkları için değil, terörist oldukları için içeri atıldılar. 🙂 🙂
            Başbakanımız bile öyle söyledi… 🙂 🙂

            Kişisel deneyimlerimle de biliyorum ki basın haber konusunda her zaman biraz kollanır. Bir haberi tekzip ettirmek bile oldukça zor bir süreçtir. Hele hele tazminat falan almak için 40 takla atmanız lazım. Bunu belli bir görüşe sahip gazete veya kişiler için yazmıyorum. Yalan haber nedeniyle tutuklanan gazeteci ise hiç duymadım.

            Cevapla

            • demokrat Says:

              Sayın Olasılıksız,

              Beni anlayacağınıza inanıyorum.
              ”Aşırı milliyetçi bir insan değilsem de, bu ülke için askerlik yaparken ölen bir askere şehit denmesinin manevi bir anlamı vardır. Ülkeyi bölme amacı taşıyan ve bu amaçla insanları bombalayan, öldüren kişilere “terörist” yerine “gerilla” diyebilen kişilerin bu ülkeyi seven, kollayan insanlar olabileceği inancında değilim. Bu, demokratlık, liberallik veya başka süslü kelimelerle açıklanabilecek bir konu değildir. Dünyanın en demokratik ülkelerinde dahi teröriste terörist denilir. Hepsinin şehitlikleri vardır. Anzaklar her yıl binlerce kilometre yok kat eder, ziyarete gelirler.”

              Ben de böyle düşünüyorum ,tek farkla,

              ” Açın bakın… tarafta hiç bir zaman “şehit” sözcüğünü göremezsiniz. “Terörist” sözcüğü ise yok denecek kadar azdır.”
              Onların da bu şekilde davranma özgürlüğü vardır.Bilmem anlatabildim mi?

              Cevapla

              • Olasılıksız Says:

                Sevgili demokrat,
                Bence siz bir ütopyadan bahsediyorsunuz. 🙂
                Dört dörtlük bir demokrasiye inancım olmadığını bir kaç kez dile getirmişimdir. Şimdi özgürlükler nerede başlar, nerede biter kısmı demokrasilerde bile çokca tartışılır.
                Öncelikle kimsenin “yalan söyleme, yanıltma, yönlendirme özgürlüğü” olduğunu düşünmüyorum. Bu, işin etikliği bir yana, (bana göre) suç teşkil eder. Çünkü size ayıplı fikir satmış olurlar. Dolayısıyla bu dolandırıcılıktır.

                Sıkı bir taraf okuruyum. Daha doğrusu her iki kesimden radikal gazeteleri sık sık okuyorum. Aynı haberlerin nasıl çarpıtılarak verildiğini görmek pek zor değil. 🙂 Zaman zaman okuyup okuyup gülüyorum. Bazen de bu gazetelerden tek bir tanesini okuyan ve yazılanlara inanan milyonlarca insanımızı düşünüp ağlayacak gibi oluyorum.

                Diyeceksiniz ki, herkes dilediğini, düşünür, dilediğini seçer. Özgürlük dediğimiz bu değil mi? Henüz 10 yaşındaki çocuğunuz “sigara ve içkinin çok yararlı olduğunu düşünüyorum” dediğinde bunu bir fikir özgürlüğü olarak mı değerlendirirsiniz, yoksa dimağının yeterki bilgiyle beslenmediğini mi?

                Eğer bir ülkede hala lise değil de “okur yazarlık” istatistiğinden bahsedebiliyorsak, lise mezunlarının yarıdan fazlası ÖSS’de 4 işlem gerektiren soruları dahi çözemiyorsa bu dimağların yeterli analiz yapabilecek besine sahip olduğundan ve tercihlerini özgürce yapabileceğinden bahsedebilir miyiz?

                Eğer demokrasi her şey ise, ve çok iyi bir şey ise neden dünyada demokrasi ile yönetilen tek bir başarılı özel şirket bulunmaz?

                Konudan çok uzaklaştık. Dava sekteye uğrayınca hepimiz teorik tartışmalara gömülüyoruz. Ama sanırım çekincelerim anlaşılmıştır. Konuya dönecek olursak; Taraf gazetesinin bu yalan haberleri bir değerlendirme kriteri değildir. Toplumu yönlendirme amacı taşımaktadır. Ve kişisel olarak belki yıllar sonra tüm bu basın oyunlarının arkasından başka şeyler çıkabileceğine dair ciddi şüpheler taşıyorum. Nasıl ki bugün 28 şubatın basın ayağı sorgulanıyor, 20 yıl sonra “Balyoz oyunları” veya “Ergenekon macerası”nın arka planı ortaya çıkabilir. Tabi o zamana kadar iş işten geçmezse…

                Cevapla

                • demokrat Says:

                  Olasılıksız,
                  Önceki gün sabah gazetesi çok iddialı spotlarla ülkenin gündemini değiştirecek açıklamalar yapacağını ilan etti ancak hükümetten gelen rica(sansür) üzerine bu yayından vazgeçtiler.
                  Daha sonra Mehmet Altan ve ardından taraf bu haberin ”Akdenizde düşürülen uçağımızın aslında Suriye karasularında düşürüldüğü” haberi olduğunu iddia etti.
                  Şimdi akıl ,izan sahibi, düşünen ve yorum yapabilen insanlar olarak bir değerlendirme yapalım.
                  Önce gelişmeleri sırayla bir düşünün ,hükümet ve TSK tarafından yapılan çelişkili haberleri dimağınızdan geçirin ve -benim için olayın tüm ayrıntıları net midir- diye sorgulayın.
                  Empati yapıp kendinizi Suriye’nin Devlet Başkanı yerine koyun.İçerde kanlı ve olabildiğince vahşi bir savaşla mücadele ediyorsunuz,bırakın hükümetinizi canınız bile tehlikede.BM ve büyük devletler ülkeyi işgal için en ufak bir gerekçeyi değerlendirecek durumda.Böyle bir ortamda hiçbir gerekçe göstermeden uluslararası sularda silahsız bir Türk uçağını düşürüp yangına körükle gider misiniz? Bunun mantıklı bir izahı var mıdır?
                  Şimdi bu talihsiz olay sonrasında yaşanan gelişmeleri ve Türkiye’nin tepkisizliğini de gözönüne alarak kendiniz karar verin ve inanacağınız doğruları şekillendirin.Bu arada kamuoyunun merak ettiği ve hiçbiri cevaplanmayan şu soruları da düşünmekten imtina etmeyin.Uçuş emrini kim vermiştir?Hükümetin bu uçuştan haberi var mıdır?Genelkurmay’ın uçuştan haberi var mıdır?Dışişleri Bakanlığı’nın haberi var mıdır?Bu görev milli bir görev mi yoksa NATO,BM görevi midir?Görevin mahiyeti nedir?Karasuları bilerek mi ihlal edilmiştir yoksa plotaj hatası mıdır?ABD gazetesinin ve
                  Rusya’nın elinde olduğu söylenen bilgiler nelerdir?…Uzayıp gider. ”Şimdi özgürlükler nerede başlar, nerede biter kısmı demokrasilerde bile çokca tartışılır.” Şimdi burada olası bir savaşın bütün faturasını yüklenecek gariban halkımın gerçeği bilme özgürlüğü var mıdır,yok mudur karar verin.

                  Bunu yayınlamak vatan hainliği midir yoksa vatanseverlik mi?Önceden şekillenmiş bir düşünce yapısıyla hareket edip -yahu bu gazete zaten ordu düşmanı- diyerek bakabilirsiniz,okumadan geçersiniz ya da sorgularsınız.Peki bu gazete hain ABD gazetesi de mi hain,kendi Başkanları ya da dış politikaları hilafında yayın yapıyor?
                  Taraf gazetesini sevmem.Daha önce sizinle yukarda hemfikir olduğumuz gibi düşünürüm ama bu benim sorgulamama engel değil ki?Tamam beyinsiz şakirt bilgi sahibi olmadan yorum yapıyor da kaşısındakiler çok mu entellektüel?

                  Muhalefete bakın,adam Kemalist olduğunu iddia eden bir oluşum kurmuş -şaka gibi- aşağıda ki ‘şey’i binlerce insana yaymış,binlerce aklıevvelde paylaşmış;

                  Paylaşım şu;
                  ——————————————-
                  Hz. Muhammed’in mezarını yıkıp yerini degiştirmek isteyen zamanın suudi kralına Atatürk’ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf. Dikkatli okuyun yazıya başlarken krala sayın kelimesini kullanmıyor…
                  ” Suudi kralı dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu,elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim..”
                  26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
                  ——————————————-
                  (olaya uyanan nispeten zekiler! tarihi 1926 yapmış)

                  Neresinden tutacaksınız;
                  Daha 1919(1926) senesinde suudi krallığı diye bir ülke yok,Atatürk’ün soyadını almasına bilmem kaçyıl var,koskoca Atatürk telgrafın el yazısı ile değilde mors alfabesi ile çekildiğini bile bilmiyor ,en kötüsü diplomatik yazışmalarda ”Kasımpaşa külhanbeyliği” tarzını seviyor.Ha bir de ”kurtuluş savaşı” deyimi var ki akıllara seza.1919’u kabul etsek ortada ordu yok ,1926 desek ”bırakılacak kurtuluş savaşı” yok.Dile bakarsanız dil de tam 2000’li yıllar türkçesi.Şimdi buna inanan ve araştıracağım diyen iki tane profesör var yemin ederim.Biri ilahiyatçı diğeri iktisatçı.

                  Diğer tüm konularda hemfikirim diyerek konuyu daha fazla dağıtmayalım fikrinize katılıyorum.
                  Belki haklısınız,belki çok ütopik düşünüyorum ama şöyle bir bakarsanız zaten ÜTOPYA’da yaşıyoruz ben bir fazlalık değilim sanki 🙂
                  Sevgiler.

                  Cevapla

                  • Olasılıksız Says:

                    Bu Mustafa Kemal anektodunun neredeyse kopyasını bir osmanlı padişahı için de okumuştum. İnternet efsanelerinin sonu yok ne yazık ki… 🙂

                    Şu düşen uçak konusunda bir şey söyleyeceğim…. Bence bu konuda gazetecilerin tümünün iddiaları yalandır! Çünkü asıl bilgi vermesi gereken kişiler, yani G.Kurmay, MSB, Bakanlar Kurulu veya Başbakanlık şu ana kadar tatminkar ve doğru dürüst bir açıklama yapmadı. Önce söyledikleri de sonradan yanlış çıktı.

                    Kendilerinin bile doğruyu bildiklerinden şüphe duyuyorum. Bu koşullar altında herhangi bir gazetecinin gerçeğe ulaşabileceğinden şüpheliyim. Bence martaval okuyorlar. Cenazeler çıkartılıncaya kadar pilotların suriyede esir olduğunu söyleyenler bile vardı.

                    Cevapla

                    • Kemal Says:

                      🙂

                      Bu tip yakıştırmalar Dindar Mustafa Kemal yaratma sürecinde Aydınlar Ocağı kaynaklı piyasaya sürülüyorlar.

                      Bu hikayeyi Nevzat Yalçıntaş piyasaya veriyor. Gözleriyle görmüş Genelkurmay arşivinde. Ama artık kaybolmuş yazışmalar her nedense. O yüzden doğrulatamıyormuş. 🙂

                      Benzer bir efsane de Atatürk’ün son sözleri güya ” Aleyküm Selam” mış. Kılıç Ali Paşa duymuş. Ölmeden hemen önce. Altemur Kılıç (oğlu) anlatıyor. Gene Türk-İslam sentezi kökenli çevreler ve onlarla hem hal olan “Ulusalcı” çevrelerin iddiası. Halbuki Cumhuriyet gazetesi 20 Kasım 1938 tarihinde henüz her şey sıcakken bir önceki gün “Saat Kaç” diye sorduğunu (sanırım 9 Kasım 18:30’da) ardından ise derin bir koma durumuna girdiğini yazıyor.

                      Aleyküm Selam ise insanın ölmesinin ardından meleklerin gelip cennete götürecekleri ruhu Selamın Aleyküm diye selamlamasının ardından Atatürk’ün verdiği yanıt olarak kurgulanıyor. Böylece cennete gittiği ayetler üzerinden doğrulanan bir Atatürk yaratılıyor.

                      Daha o kadar çok safsata, çarpıtma v.s. var ki tarih yazımında. Devletimiz MGK’ya halkı üzerinde psikolojik harp yapma yetkisi vermiş. Onlarda sağolsun tarihi tekrar yazarak bizi yönetiyorlar akıllarınca. Güya TİB denen zımbırtı 2004’de kaldırıldı ama yerine gelenler ne yapıyor bilemiyoruz…Biz de yaygın bir davranış kalıbı adını değiştirip, yapıyı korumak, başka bir yerlere bağlayıp yola devam etmek. Sanırım artık MİT’e bağlı bir şekilde yapı çalışmalarını sürdürüyordur…

                      Hesapta radikalleşmeyi, safsatacılığı v.s. engellemek amacıyla yapılıyor bu tip çalışmalar. Hafif mikrop verip aşılanıyoruz güya. İyi de aşı bir kere yapılır sonra bırakılır. Biz de bağımlı hale getirildik. Bir de göreve gelen kendi meşrebinden aşı vurup duruyor. Sistem darmaduman oldu gören yok.

                      Tarihimizde ne doğru ne yanlış bilen varsa aşkolsun….

                      Sevgiler.

                    • demokrat Says:

                      Kemal,

                      Madem isim zikredildi,doğrudur birisi Yalçıntaş diğeri de herşeye maydonoz Yaşar Nuri hoca.

                      ”Benzer bir efsane de Atatürk’ün son sözleri güya ” Aleyküm Selam” mış. Kılıç Ali Paşa duymuş. Ölmeden hemen önce. Altemur Kılıç (oğlu) anlatıyor. Gene Türk-İslam sentezi kökenli çevreler ve onlarla hem hal olan “Ulusalcı” çevrelerin iddiası. ”

                      Harika bir tespit,tamamen katılıyorum muhalefet yapacağız diye işi o kadar ifrata döktüler ki tamamen ters teptiğinin bile farkında değiller.

                      ”Bir de göreve gelen kendi meşrebinden aşı vurup duruyor. Sistem darmaduman oldu gören yok.”Ama hasta da dünden razı aşı olmaya,hasta olduğuna çok kötü inandırılmış çünkü…

                    • demokrat Says:

                      Eğer yalan olduğu kolayca ispatlanabilir olsaydı sansürlenmezdi sanırım.

            • demokrat Says:

              Son günlerde gazetecilik konusunda gördüğüm en ‘yakışıklı’ yazı…

              Yıldırım Türker olayı ya da gazetecilikte soytarılar zamanı!

              Yıldırım Türker Radikal gazetesinden ayrıldı. Açıklaması son yazısına Eyüp Can tarafından müdahale edildiği doğrultusunda.

              Kamuoyu şimdi Türker’in söz konusu yazılarını okuyup Elif Şafak evliliğinden dolayı liberal-özgürlükçü olduğu varsayılan Eyüp Can’ın hangi bölüme müdahale ettiğini tartışıyor.

              Gazetecilerin kişisel deneyimlerinden biliyoruz ki Yıldırım Türker’in yazılarına ‘takanın’ bizzat Başbakan Erdoğan olma ihtimali yüksek.

              Geçtiğimiz hafta biliyorsunuz Başbakan kürsüden aynı gazetenin yazarı Cüneyt Özdemir’in kellesini Aydın Doğan’dan istemişti. Özdemir tarihe geçecek bir ‘Muhteşem Erdoğan’ yağlaması yaparak kıl payı paçayı kurtardı. Yağlamayı yaparken de kendisinin de Başbakan Erdoğan’ın gece yarısı telefonuna maruz kaldığını bir not olarak ekledi.

              Eyüp Can’ın bizzat Başbakan tarafından aranıp paylandığını, hakarete uğradığını, tehdit edildiğini tahmin etmek de çok zor değil.

              AKP iktidarının son dönemleri gazeteciler için zor geçiyor. Darbenin nereden geleceği belli değil. Yorumdan kaçıp tam anlamıyla haber odaklı bir gazetecilik yapmanız bile çoğu zaman iktidarın pençelerinden kaçmanıza yetmiyor.

              Bugün Türkiye Başbakan Erdoğan bedeninde kişiselleşmiş bir iktidarla karşı karşıya. Sanki mutlakiyetçiliğe, Hobbes’un ‘kralın bedeni’ dönemine geri döndük.

              Erdoğan bir padişah gibi demokratik temayülleri, katmanları, fikir üretenlerinin özerkliğini sağlayan mekanizmaları ortadan kaldırarak, devletin suretine bürünmüş kişisel öfkeleri ve hırslarıyla sıradan insanı karşı karşıya bırakıyor.

              Erdoğan işten attırabiliyor, hapse attırabiliyor, hedef gösterebiliyor. Gazetecilerin bu şerden kurtulması için yani hem eleştirip hem de hayatlarını sürdürebilmesi için yeni bir özellik kazanması gerekiyor: Soytarılık…

              Evet, bedeninde mutlak iktidarı barındıran padişaha karşı muktedirsizliği gözle görülebilen, kendisine öz saygısı olmayan, varlığı eğlence nesnesine indirgenmiş bir soytarı olarak artık hem ana akım medyada kalıp hem de Başbakan’ın şerrinden kurtulabilirsiniz.

              Sanırım Yıldırım Türker ya da Nuray Mert gibiler bu soytarılık meziyetine pek haiz değiller. Bu isimler, hala yazdıklarıyla kendi doğruları arasında bir samimiyet arayan eski nesil ‘vicdanlılar.’ Hala kişisel kanatlarına sadakatle bağlılar.

              Oysa Padişah, aynada başkalarının vicdanını değil kendi aksını görmek istiyor sadece. Ve büyük ihtimalle de akşam Emine Hanım’la sohbet ederken şöyle şeyler söylüyor: “Bunlara gazeteciliği öğretemedim bir türlü hanım, bak Yiğit Bulut’a bakıp örnek alsınlar. İşte gazeteci: Ne güzel sakal bıraktı, faizin haram olduğunu öğrendi, yazık yazık…”

              İletişim fakülteleri için yeni gazetecilik tanımı sanırım yakında şöyle başlayacak: Hem sakallı hem soytarı hem de Başbakan’ın idrak kapasitesini aşmayan…

              Gökhan Kaya
              http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=13213&pid=19&makale=Y%FDld%FDr%FDm%20T%FCrker%20olay%FD%20ya%20da%20gazetecilikte%20soytar%FDlar%20zaman%FD!

              Cevapla

        • canislupus Says:

          Aşırı milliyetçi bir insan değilsem de, bu ülke için askerlik yaparken ölen bir askere şehit denmesinin manevi bir anlamı vardır. Ülkeyi bölme amacı taşıyan ve bu amaçla insanları bombalayan, öldüren kişilere “terörist” yerine “gerilla” diyebilen kişilerin bu ülkeyi seven, kollayan insanlar olabileceği inancında değilim. Bu, demokratlık, liberallik veya başka süslü kelimelerle açıklanabilecek bir konu değildir. Dünyanın en demokratik ülkelerinde dahi teröriste terörist denilir. Hepsinin şehitlikleri vardır. Anzaklar her yıl binlerce kilometre yok kat eder, ziyarete gelirler.

          Burada çok güzel şeyler söylemişsin, benim ise şehitlik konusunda görüşüm bundan farklı. Bana göre şehitlik kavramı 2 farklı ülke arasında yapılan savaşta ölenler için geçerlidir. Bizim ölen askerlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin) maalesef bedavaya, pisi pisine giden hatta kurban edilen gariban gençlerimizdir, çünkü bu işten (terörden) ekmek yiyen içerideki ve dışarıdaki hainler biraz daha fazla zengin olsun, güçlerine güç katsınlar diye olan bu aslan gibi gencecik çocuklara oluyor. Birileri artık vatan sağolmasın diyorsa, oğlumu askere yollamam diyorsa, sebebi budur. Hiç siz oğlu şehit olan bir general, bakan veya milletvekili ya da üst düzey bir bürokrat vs gördünüz, duydunuz mu?

          Cevapla

      • trssby Says:

        “Ben seminerden darbe suçunun çıkmayacağını ancak bazı sorunlu bölümler olduğunu yazmıştım zaten.Neden şimdi tekrar ettiriyorsunuz anlamadım.”

        Sizin sorunlu bölümler olarak ele aldıklarınızın sorun olmadığını ispatlamak için.

        Cevapla

        • demokrat Says:

          Bunları daha önce bant çözümlerinde tartışmıştık.Sorun yok diyebiliyorsanız benim daha fazla söyleyecek bir sözüm yok…

          Cevapla

          • Olasılıksız Says:

            O bant çözümlerinde sorun var…. Ama darbe yok!

            Sorunlara gelince bence gayet normaldir! Askelerin tümüyle demokrat olması beklenemez. Ancak Hilmi Özkök bile mahkemede şahitlik yaparken AKP’nin iktidara gelmesinden rahatsızlık duyduğunu açık açık dile getirebiliyorsa, diğerlerinin de biçimsiz laflar etmiş olması tuhaf bir şey değil.
            Dediğim gibi, bence bunlar darbe değil, disiplinle ilgili konulardır.

            Cevapla

          • trssby Says:

            Demokrat,

            “benim daha fazla söyleyecek bir sözüm yok…”

            Benim var. Yanlış hatırlamıyor isem siz asker kökenlisiniz. Harb oyunu içeriğininn ifşa edileceğinin aklınızın ucundan geçmeden her zaman yaptığınız olağan bir harb oyunu oynamış olun. Aradan zaman geçip, içeriği ifşa edilmiş olsun. Çıkan konuşmalar didik didik edisin. Eminim sorun diye adlandırdığınız cümlelerin çok daha ötesini, söylemek istediğinizi yanlış ifade etmiş olduğunuz mutlaka ortaya çıkar, eğer çıkmaz ise profesyoneliğinizden şüphe ederim.. Kaldı ki adı üstünde, işiniz harb oyunu oynamak. yani düşüncelerinizi ifade ediyorsunuz, işin heyecanı bu profesyonelsiniz. Oynadığınız oyununda, amacınız darbe yapmak ise darbe bu şekilde mi konuşulur ?

            Cevapla

            • Solmaz Türk Says:

              Sayın trssby;
              Darbeyi hem konuşup hem de kayda almışlar ,iyi mi ?

              Cevapla

            • demokrat Says:

              Trssby,

              Kendi yazdığınızla zaten yakalamışsınız konuyu.
              ” Harb oyunu içeriğinin ifşa edileceğinin aklınızın ucundan geçmeden …”
              İşte orada saklı gerçek,biraz düşünün lütfen.Böyle bir rahatlıkla her şey konuşulabilir değil mi?
              Ben sınıfım gereği bunlara hiç katılmadım.Ama emin olun emir de alsam bu yönde bir hazırlık yapmaz,böyle bir toplantıyı da terkederdim.Bu rezaletin harp oyunuyla falan ilgisi yok.Tam olarak darbe planlaması da değil olsa olsa iktidara veya iktidara ulaştıracağı düşünülen şahsa gözdağıdır.TSK’nın görevi midir onun bunun üstüne çökmek,belediye başkanlarını paketlemek,uzatmayalım isterseniz, de ja vu yaşamayalım burada.:)

              Cevapla

    • canislupus Says:

      Eğer gerçekten suç olacak konuşmalar varsa demişssin ya, var ben sana örnek vereyim

      Sayın Engin Alan’ın konuşması, youtubeda var, bunu dinleyen herkes bunun bal gibi de bir darbe konuşması oldugunu anlar…

      Ümit Zileli canlı yayında bunu dinleyince bu bal gibi de darbe konuşmasıdır demişti…
      Konuşma Engin Alan’ın kendisine aittir, inkar da edilmedi…

      Cevapla

  6. okan gur Says:

    SON 20 GÜN İÇİNDE 65 ŞEHİDİMİZ İÇİN YÜREĞİNİZ YANIYOR MU? PKK’YI LANETLİYOR MUSUNUZ? PEKİYİ, HABUR SINIR KAPISINDAN GİREN TERÖRİSTLERİ SERBEST BIRAKIP, TERÖRLE MÜCADELE ETMİŞ MADALYALI KAHRAMANLARA TERÖRİST DAMGASI VURARAK SİLİVRİ ZİNDANLARINA TIKANLARIN VE ORDUYU TASFİYE EDENLERİN HİÇ Mİ GÜNAHI YOK? İŞTE, BU YAZIYI ÜZÜLEREK TEKRAR HATIRLAMANIN TAM ZAMANIDIR. BUNLARI UNUTMAYALIM DİYE DÜŞÜNÜYORUM.

    TÜRK ORDUSU, ATATÜRKÇÜ AYDIN VE BİLİM İNSANLARI SANIK SANDALYESİNE İŞTE BÖYLE OTURTULDU

    Türk Ordusu’nu, Atatürkçü aydın ve bilim insanlarını sanık sandalyesine oturtabilmek için gerekli hukuki altyapı, oya gibi işlenerek işte böyle hazırlandı:
    1. Avrupa Birliğinden gelen yoğun eleştiriler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye aleyhine verilen tazminat cezalarının önünü kesmek maksadıyla; 16 Haziran 2004 tarih ve 5190 sayılı kanunla, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılırken, bunların yerine “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” kuruldu.

    Bu mahkemelerin hâkim ve savcılarına; “Şüpheli olarak gördükleri kişileri 10 yıla kadar sorgusuz sualsiz tutuklamak dâhil” çok geniş yetkiler verildi.

    2. 26 Eylül 2004 tarihinde, 5237 Sayılı yeni “Türk Ceza Kanunu” kabul edildi ve bu kanunun 312nci maddesine;

    “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” hükmü kondu.

    Böyle her yöne çekilebilecek bir madde sayesinde, istenirse “hükümete muhalefet eden herkese bir kulp takarak, müebbet hapisle yargılama imkânı yaratıldı.”

    3. 29 Haziran 2006 tarihinde, Terörle Mücadele Kanunu’nun 10ncu maddesi (d) fıkrasında;
    “Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir” şeklinde değişiklik yapıldı.
    Bu değişiklik sayesinde, özel yetkili mahkemelerin hâkim ve savcılarına;

    “Hey sanık, biz seni tutukladık ama senin suçunu ve suçlu olduğunu gösteren delilleri sana ve avukatına göstermeyiz, dosyandaki bilgi ve belgeleri de inceletmeyiz” deme imkân ve yetkisi verildi.

    Böylece, Türk hukuk sistemine “GİZLİ DELİL” kavramı sokuldu ve sanığa “suçu ve neyle suçlandığı” söylenmeyerek savunma hakkının kısıtlanması sağlandı.

    Bu arada; “Terörle Mücadele Kanunu’nda Anayasal düzenin değiştirilmesi için örgütün silahlı örgüt olması şartı getirildi.” Böylece:

    a. Tarikat ve cemaatlerin; Cumhuriyet Anayasasının öngördüğü anayasal düzene karşı yürüttükleri eylemler, suç kapsamı dışına çıkarıldı.

    b. İktidarda olmanın verdiği gücü kullanarak; Silah kullanmaya gerek kalmadan, ülkenin anayasal düzenini “Sivil darbe yoluyla Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ne ve tek adam diktasına dönüştürmek” müebbetlik anayasal suç olmaktan kurtarıldı.

    c. Buna karşılık; Anayasal görevi ve doğası gereği, silahla donatılmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, istendiği zaman bir kulp takılarak, kolayca “ Anayasal düzeni değiştirmek için silahlı örgüt kurdular” ithamlarıyla yargılamanın yolu açıldı.

    4. 5 Temmuz 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunuyla, hukuk sistemimize “GİZLİ TANIK” müessesesi sokuldu. Buna göre; aleyhinize şahitlik yapan kişi veya kişilerin;
    “Yüzleri saklanıp, sesleri değiştirilip ve kimlikleri gizlenerek duruşma sırasında veya duruşma salonu dışında ses ve görüntü akarımı yoluyla şahitlik yapmalarına” imkânı sağlandı.
    TBMM’de kabul edilen yasa gereği, terör ve çete suçları ile 10 yıl ve üzerinde hapis cezasını gerektiren suçlarda gizli tanık kullanılabilmenin önü açıldı.
    Böylece; “Etkin pişmanlık yasasından faydalanmak veya sanıklardan intikam almak isteyen terörist eskileri ile pek çok cinayetin faili olduğu belirlenen kişilerin bile, Tanık Koruma Kanunundan yararlanarak temize çıkmak için yalancı şahitlik yapmalarının” yolu açıldı.
    5. 27 Haziran 2009 Gece yarısında çıkarılan bir yasayla:
    a. “Anayasal düzene karşı suçlar” ile “terör” ve “çete” suçları doğrudan özel yetkili sivil savcılıklar tarafından soruşturulacak hükmü getirildi.
    Bu değişiklik, askeri bölgede bile işlenmiş olsa (disiplin suçları hariç) muvazzaf subayların sivil yargı tarafından yargılanmalarının yolunu açtı.
    b. Ayrıca, Askeri Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun 3ncü maddesine şu fıkra eklendi:
    “Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanunu’nda veya diğer kanunlarda yer alan bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirak halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adli yargı mahkemeleri tarafından yapılır” dendi.
    Buna göre işlenen suç ne olursa olsun, sivil kişilerin artık askeri mahkemelerde yargılanmaları son buldu.
    Ayrıca, üst düzey rütbeli personelin, emekli olmadan önce işledikleri iddia edilen suçları nedeniyle, askeri mahkemede yargılanma isteklerinin de önü kesilmiş oldu.
    Böylece; bir taraftan askerlere sivil yargı yolunu açarken, diğer taraftan askeri ceza kanunu kapsamına giren suçları işleyen sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasının yolu kapatıldı.
    Bu düzenlemenin sonucu olarak; kendileri cemaat veya tarikat mensubu olan bazı askerlerin, sivil tarikat müritleriyle işbirliği içinde işledikleri askeri suçlar nedeniyle, askeri savcılar tarafından açılan soruşturmaların ve davaların tarikat ve cemaatlere ulaşmasının önü kesildi.
    6. Son olarak, Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93 üncü maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki 93/A maddesi eklendi:

    “Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle; Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.”

    Böylece; Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin hâkim ve savcıları, sizi haksız yere bilerek ve isteyerek 10 yıl tutuklu olarak içeride yatırsa ve sonunda beraat etseniz bile, o hâkim ve savcı aleyhine dava açamayacaksınız ve yaptıkları yanlarına kâr kalacak. Devlet aleyhine açacağınız davalarda ise; ödenecek tazminatlar, o hâkim ve savcının cebinden değil halkın ödediği vergilerden karşılanacak. Ne güzel adalet değil mi?

    Sonuç olarak:

    1. Türk Ordusunu “Silahlı terör örgütü veya silahlı çete” ve mensuplarını ise “terör örgütü üyesi” olarak itham etmenin yolu işte böyle açıldı.

    2. Hak, hukuk, adalet, özgürlük, açılım ve ileri demokrasi yutturmacıları altında:

    a. Habur sınır kapısından gelen ve “pişman olmadıklarını söyleyen teröristlerin” ayağına giderek, onları “Etkin Pişmanlık Yasasından” yararlandırıp serbest bırakan hukuk sistemi de,

    b. Bu milletin can ve mal güvenliği için, canını ortaya koyarak Terörle mücadele etmiş Türk Ordusunun madalyalı kahramanlarını “terörist olmakla itham eden” hukuk sistemi de,

    c. PKK’nın Türk Ordusu’ndan alamadığı intikamı, sözde hukuk yoluyla almaya çalışan hukuk zihniyeti de,

    d. Bir taraftan, Türk Ordusu mensuplarını “Silahlı Çete üyesi” olmakla itham ederken diğer taraftan, yasadışı yollarla milletin yatak odalarına kadar dinleyen, kaydeden, kesip biçip montajlayıp sahte suç delilleri üreten çeteler ile “Allah adıyla halkı aldatarak” topladıkları paraları cebe atan çeteleri görmeyen hukuk sistemi de,

    e. Bazı Atatürkçü muhalif aydın ve bilim insanlarını kasıtlı olarak tahliye etmedikleri Yüksek Mahkeme kararıyla sabit olan hukuk düzeni de, İŞTE BÖYLE YARATILDI.

    3. Hak, hukuk ve adalet maskesi altında kurulan tezgâhları ve çevrilen dolapları görmek için ille de hukukçu olmaya gerek yok:
    Açın Resmi Gazeteyi, hangi kanunlarda ne gibi değişikliklerin yapıldığına bakın, Girin ulusal gazetelerin arşivlerine ve yapılan değişiklerden kimlerin yararlandığını, kimlerin suçlarının affedildiğini ve kimlerin okka altına gittiğini, hangi eylemlerin suç olmaktan çıkarıldığını ve kimleri hedef alarak yeni suçlar yaratıldığını görürsünüz.
    4. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve özel yetkilerle donatılmış savcılarıyla; 21nci yüzyılda, Dünya üzerinde “İleri demokrasiye” geçtiğini iddia eden tek ülke Türkiye’nin olması, en büyük talihsizliktir.
    Hikmet YAVAŞ (İZMİR) hikmetyavas@gmail.com
    NOT: Ülkemizi ilgilendiren çeşitli konulardaki yazı ve görüşleri okuyup, yorumlarıyla katkıda bulunmak isteyenlerin aşağıdaki bağlantıyı tıklamaları önerilir;

    http://hikmetyavas.wordpress.com/

    Cevapla

  7. trekking Says:

    ÖYLE BİR YUMAK Kİ ÇÖZEBİLENE AŞKOLSUN

    Bu bloğu takip edenler için en başından beri sorulan sorulardan birtanesi, Dönemin genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün tanıklığı idi.

    Öyle ya, ordu’nun en tepesindeki komutan olarak o dönem yaşananları en iyi bilebilecek konumda olan bir kişiydi. Üstelik, iddianame açıklandıktan sonra, Dönemin kara kuvvetleri komutanı Aytaç Yalman la beraber adı darbeyi önleyen komutan olarak geçiyordu. Kamuoyunda bu algı yaratılmıştı.

    Aytaç Yalman’ın darbeyi önlediği iddianame nin 402 sayfasında ve genel değerlendirme bölümünde 456. cı sayfa da geçmekteydi.
    Hilmi özkök o gün bugündür Balyoz mahkemesine çıkmadı yada çıkarılmadı. Ancak geçen günlerde Ergenekon davasında 2 gün ifade verdi.Sanık Avukatlarının hazırladığı sorulara da cevap verdi.

    Çıktıktan sonra, daha sıkıntılı durumlara hazırdım dedi.

    Malum Medya yine görmek istediği gibi gördü. Ayışığı, Yakamoz ifşa oldu. İddianame teyit edildi şeklinde verdiler haberi.

    Deneyimli gazeteci ve Balyoz davasını yakından takipeden Hürriyet yazarı Sedat Ergin’de böyle görmüştü.4 Ağustos taki yazısının başlığı “Özkök Demokrasi kazasını nasıl önledi” idi.

    Bu nasıl Demokrasi ise. Çadır Tiyatrosuna nasıl Demokrasi denebiliyorsa?

    Sedat Ergin şöyle diyordu yazısında;
    “Orgeneral Özkök’ün mahkemede ki tanıklığı,örneğin muhtıra konusundaki sözleri aslında Özden örnek’in güncelerinin otantikliğini büyük ölçüde teyit etmesi açısından önemlidir.”

    Ne demişti Özkök Mahkeme de,
    “kendisine 2004 yılının bahar aylarında bir vasıtayla bir CD geldiğini belirterek, “Bunun içindeki sunumlar ‘Ayışığı’ ve ‘Yakamoz’ olduğu iddia edilen sunumlardı. Dezenformasyon da olabilirdi, doğru da olabilirdi. ‘Ayışığı’ ve ‘Yakamoz’ meşru bir belge olmadığından işlem yapmadım” dedi

    Bu vasıta nedir? Madem meşru belge olmadığından işlem yapmadın bu sunumların arka planını araştırdın mı? Ne gibi sonuçlara ulaştın?Bunları hiç bilmiyoruz?Çünkü soran yok?Belki bugün Sahte belge çetesi dediğimiz organizasyonun ipuçları oralara kadar gidecekti!!!!!!

    Daha önce de bu konuda benzer açıklama yapmıştı özkök. “Darbe ne var derim ne yok derim” demişti.Muhteşem. (Kasaptaki ete soğan doğramam ifadesi kadar muhteşem)

    ( Özden örnek’in günlüklerinde Sarıkız,Ayışığı,Yakamoz,Eldiven darbe planlarının 2004 yılında planlandığı belirtiliyordu. Bunlara Balyoz’u da katarsak elimizde 5 adet darbe planı olduğunu varsayabiliriz. Herşeyi Bilen Bavulcu Gazeteci Baransu bunlara iki darbe daha katıyor. Alabanda ve Noname darbe planı. Sabah erken kalkanın darbe yaptığı ülke mubarek)

    Ergenekon Mahkemesi tanıklığında bir kez daha teyit etmiş oldu ki, Eldiven ve Yakamozdan ve Cumhuriyet Çalışma Grubundan haberdar değildi.  Özkök ifadesinde Ayışığı ve Yakamoz duyumunu aldığı dönemde Şener Eruygur’a bu yönde plan ve çalışma olup olmadığını sorduğunu, “Yok” cevabını alınca da buna rağmen sık sık rektörlerin, gazetecilerin Jandarma Genel Komutanlığı’na çağrılarak görüşülmesinin yanlış anlaşılacağını söyleyerek kendisini uyardığını söylemişti.

    “Bu nedenle astlarımla bile paylaşmadım. Genelkurmay Başkanı olarak temkinli olmam gerekiyordu. Bazen bir fıkra, bazen bir espri, bazen de açıkça, bu konulardan haberdar olduğumu ifade ettim. Bulunduğumuz makamlar çok önemli makamlar. Örneğin bir Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın emrinde 300 bin kişi var. Meşru olmayan, gerçek olup olmadığını bilmediğim bir belgeyle işlem yapamazdım. Bu astlardan şüphe duyduğum anlamına gelir. Astlara güven vermek çok önemlidir. Benim uçağıma havada yakıt ikmali yapıldı. Ben cesur olduğumdan mı? Onların eğitimlerine güven duyduğumu belirtmek için yaptım. ‘Ayışığı’ ve ‘Yakamoz’ meşru bir belge olmadığından işlem yapmadım.”

    Zehirlenmekten korktuğu için evinden sefertasıyla yemek getiren komutan bu.!!!!!!!!

    Sedat Ergin’in yazısının baş kısmında “2002 de Hüseyin Kıvrıkoğlu ayrılıp yerine Hilmi özkök gelirken teamüllere göre Özkök’ün yerine de İkinci ordu komutanı Edip Başer’in getirilmesi gerekiyordu.”Özkök’ün arzusu, beklentisi de bu yöndeydi.Ancak teamül bozuldu. Cumhurbaşkanı Ahmet necdet Sezer, başbakan Bülent Ecevit ve Gen.Kur Hüseyin Kıvrıkoğlu arasında varılan mutabakatla Edip Başer emekli edildi ve yerine Jandarma komutanlığından emekli olmaya hazırlanan Aytaç Yalman getirildi.Özkök, bu atamayı kendisine yapılmış emrivaki olarak gördü” diye yazıyor.

    Sedat Ergin’in yazısı, Hilmi özkök’ün Genelkurmay Başkanlığından itibaren olan süreci anlatıyor.Oysa Hilmi özkök’ün Genelkurmay Başkanı olması daha ilginçtir.
    Hüseyin kıvrıkoğlu konusuna daha sonra döneceğim.
    Ne diyor Sedat Ergin. EdipBaşer’in Özkök’ün yerine Kara kuvvetleri komutanlığına gelmesi özkök’ün de arzusuydu. O emekli edilip yerine Aytaç yalman getirilince bunu kendisine yapılan emrivaki olarak gördü.

    “28 Şubay süreci bin yıl sürecek” diyen Hüseyin Kıvrıkoğlu Ecevit ve Sezer le mutabakata vararak bu emrivakiyi yapmış özkök’e Sedat Ergin’e göre!!!!!!
    Şunu da hatırlatalım. Kıvrıkoğlu ‘nun süresinin bir yıl uzatılması kararı alınıyor. Kendisi kabul etmiyor. Etse otomatikman Hilmi Özkök’ün önükapanacak.

    Ancak bizzat Hilmi Özkök, Kıvrıkoğlu’nun kendisini “iritcayla mücadele edemez” diye Gen.kur.Bşk. Olmasını istemediğini açıklıyor.!!!!!

    Yaygın inanışa göre Kıvrıkoğlu’nun EdipBaşer’i emekli ederek yerine Kara kuvvetlerine Aytaç Yalman’ı getirerek “Hilmi özkök’ü” kuşattığı dile getiriliyordu. Ergin de buradan yola çıkıyor.

    Yeni Şafak yazarı Tamer korkmaz’ın 9 Mart 2010 da yazdığı yazıya göre,
    “Aytaç Yalman’ın, görev süresi boyunca darbe yanlısı cepheye destek veriyormuş gibi yapıp…
    Aslında Hilmi Özkök’le birlikte darbecilere karşı hareket ettiğini gösteren bulguların Özden Örnek’e ait Darbe Günlükleri’nde yer aldığına bu sütunda daha önce değinmiştik.
    Yalman’ın, Şener Eruygur’un başını çektiği darbeci generalleri, muhtıra heveslisi gibi görünüp “ters köşe”ye yatıran bir strateji uyguladığı anlaşılıyor.”

    Aytaç Yalman’la ilgili bütün bu gerçekler, başka bir yerleşik tezi daha çökertiyor.
    Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun…
    Vaktiyle Yalman’ı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atamak suretiyle “Hilmi Özkök’ü kuşattığı” savı da çöpe gitmiştir!
    Hüseyin Kıvrıkoğlu…
    Hilmi Özkök’ü sırasıyla 1. Ordu Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı yapan yani “bütün üst düzey görevlerine getiren” generaldir.
    Kıvrıkoğlu’nun Özkök’ü istemediği tezi hurafedir.
    Şayet o tez doğru olsaydı, Kıvrıkoğlu görev süresinin Mesut Yılmaz tarafından bir yıl uzatılması talebini (tuzak bir talepti) kabul eder ve Hilmi Özkök’ün KKK’lığından emekliye sevk edilmesini sağlardı.
    Tersini yaptı, Kıvrıkoğlu; Özkök’ün yolunu açtı.
    Kıvrıkoğlu, 28 Şubat MGK’sı esnasında 1. Ordu Komutanı idi…
    KKK’lığına getirilişi 1997 Ağustos’undadır!
    1997’nin Kasım ayında KKTC’deki suikasttan kıl payı kurtulmuş olması…
    Kıvrıkoğlu’nun, darbecilerin-28 Şubatçıların-Ergenekoncuların hedefinde olduğunun ispatıdır.”!!!!!!!!

    Toparlayalım.

    Sedat Ergin diyor ki, Kıvrıkoğlu, mutabakatla EdipBaşer’i emekli edip KKK Aytaç yalman’ı getirdi. Kendisini sıkıştırmak için.

    Bu durumu Özkök, kendisine yapılan emrivaki olarak algıladı.

    Özkök, Ergenekon ifadesinde “Sicilim tertemiz. Genelkurmay Başkanlığı’na adım geçince bazı sıkıntılar başladı. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu benim irticaya karşı iyi mücadele yapamayacağımı söyledi. Dolayısıyla beni Genelkurmay Başkanı yapmak istemedi. O zamana kadar bir problem yoktu’ diye konuştu
    Tamer korkmaz diyorki, Hilmi Özkök’ü sırasıyla 1. Ordu Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı yapan yani “bütün üst düzey görevlerine getiren” Kıvrıkoğlu’dur.

    Tersini yaptı, Kıvrıkoğlu; Özkök’ün yolunu açtı.
    “Aytaç Yalman’ın, görev süresi boyunca darbe yanlısı cepheye destek veriyormuş gibi yapıp…
    Aslında Hilmi Özkök’le birlikte darbecilere karşı hareket ettiğini gösteren özden Örnek ‘e ait Darbe Günlükleri”

    (Hani bu Kıvrıkoğlu, Ergenekon’un 1 numarasıydı. Sıksık “28 Şubat süreci bin yıl sürecek” diyordu. Ve bu sözü ile anılıyordu.)

    Yeni Şafak yazarı Tamer korkmaz devam ediyor
    “Başer’i engelleyen…
    Edip Başer’i, 1. Ordu Komutanı ve KKK yapmayan artı Genelkurmay Başkanlığı’nın yolunu da kapayan Kıvrıkoğlu idi.”
    Oysa Ergin diyorki, Özkök, bunu emrivaki olarak gördü.
    (Kıvrıkoğlu,Özkök’ü Özkök’ten daha iyi düşünmüş demek ki!!!!!!)
    Wikileaks Belgelerine geçiyoruz.

    18 Nisan 2003 tarihli ABD Ankara Büyükelçisi Robert pearson imzalı Belge, “TSK’daki hizipleşmeyi ele alıyor”.

    TSK İçindeki bölünmenin ve Üst rütbeliler arasındaki gerilimin geçmişteki herhangi bir dönemden çok daha görünür olduğundan bahsediyor belge. 3 ana hizipden bahsediyor.

    “Türkiye’nin stratejik çıkarlarının ABD ve Nato ile sıkı bağları sürdürmek olduğunu,istekli olsa da olmasa da kabul eden Atlantikçiler, ABD’ye alternatif arayan Rusya,iran hatta Çin ile yakınlaşma ya çalışan Avrasyacılar ve Katı Milliyetçiler.
    Pearson özkök’ü “Yakın geçmişteki hepsinden daha Demokrat ve daha Atlantikçi” diye övüyor.Ancak az sayıda isim tarafından desteklendiğini ifade ediyor belgede.
    Pearson belge de, ordu içindeki gerilimlerin kaçınılmaz olarak ABD ile ilişkileri etkileyeceği tespitini yapıyor.Katı Milliyetçi ve Avrasyacıların tasfiyesi ve Modern,İleri görüşlü!!! yenibir subay kadrosunun yetiştirilmesi gerekeceğini tahmin ediyor.

    Bu gerilimleri Özkök de Ergenekon mahkemesine verdiği ifade de doğruluyor.
    Çeşitli kişiler, çeşitli fikirler söyledi. Askerlikte herkes hür fikrini söyler. Sonunda komutanın dediği olur. Benim görüşlerim ile astlarım arasında ayrışmalar oldu. Bu çok normal” diye konuştu.

    6 Haziran 2003 tarihli kripto da en önemli belgelerden biridir. Aytaç Yalman da Hilmi Özkök karşıtı Generaller arasında sayılmaktadır.

    (Demekki, Amerikalıları da ters köşeye yatırmış Yalman)

    Herşeyi bilen Bavulcu Gazeteci Baransu ile bir ara Blog da bildiklerini paylaşan Tuncay Opçin’in birlikte hazırladıkları Pirus kıtabında daha ileriye giderek Aytaç Yalman ve Şener Eruygur’un Hilmi özkök’e suikast planladığı ve Planın CİA ‘nin deşifre etmesiyle suya düştüğü anlatılıyor.

    Özkök, savcılıktaki ifadesinde ”Genelkurmay Başkanlığı yaptığınız dönem içerisinde mahiyetinizdeki kuvvet komutanlarından dönemin yürütme organına yönelik muhtıra verilmesi yönünde telkin ya da teklifte bulunan oldu mu? Olduysa kimler tarafından ne amaçla ve nasıl oldu?” sorusuna verdiği cevap okunduğu sırada araya girerek, şunları kaydetti:

    ”Geçen bir gazeteci burada, bir röportajıma atıfta bulunarak ‘Teklif diye soruldu, başka şekilde sorulsaydı cevabım başka olurdu’ dediğimi belirtmiş. Buraya bir açıklık getirmek istiyorum. Teklif askerlikte çok özel bir terimdir. Daha önce emredilen bir konuda astlar bir çalışma yapar ve emri verene bu konuyla ilgili bir sunumda bulunur. Bunun dışında zaman zaman toplanır beyin fırtınası yaparız. Orada kişiler aniden aklına geleni söyler. Saldırı, savunma ve geri çekilme gibi birbirinden farklı 3 hareket tarzı vardır. Evet, orada böyle bir söz söylendi. Muhtemel hareket tarzlarından biriydi.”

    Özkök, tutuklu sanıklardan Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu’nun avukatı Burak Candan’ın, 2003 yılında 1. Ordu Komutanlığı’nda yapıldığı belirtilen ”Balyoz Plan Semineri”ni hatırlatarak, ”Darbenin Aytaç Yalman tarafından önlendiği söyleniyor. Bu konuda bilginiz nedir?” şeklindeki sorusu üzerine, sorunun görülen davayla ilgisini kuramadığını söyledi.
    Candan’ın, müvekkilinin ”Balyoz Planı” iddiasına ilişkin de yargılandığı anımsatarak, soruyu tekrarlaması üzerine Özkök, şunları söyledi:
    ”Silahlı kuvvetlerde çeşitli durumlara ilişkin Milli Güvenlik Kurulu’nda kararlaştırılan ve hükümet tarafından onaylanan milli strateji belgesinde, harp oyunları, plan seminerleri ve plan tatbikatları vardır. Genelkurmay, her 2 yılda, 1. Ordu, 2. Ordu, 3. Ordu’ya hangi planların oynanacağını, seminerlerin yapılacağını, ne şekilde oynanacağını ve tarihleri bildirir. Bu, benden önce rutin olarak yayımlanmıştır. Uygulanması gerekir. Ben yoğunluğumdan katılamadım. Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yapılmasını emrettim. Bu seminer icra edilmiş, fakat en tehlikeli senaryo amacını biraz aşkın şekilde oynanmış. Siyasi kişiler ve siyasi olaylar, gerçekmiş gibi oynanmış. Ben de Kara Kuvvetleri Komutanı’na incelettim.”
    Dursun Çiçek’in avukatı ve kızı İrem Çiçek’in ”Dün sorular üzerine toplantıda ‘muhtıra’ sözünün geçtiğini belirttiniz. Buradaki herkes zan altında kalıyor. Hangi toplantıda, kim tarafında söylendiğini açıklar mısınız?” şeklinde soruya, Özkök, ”Ordu komutanlarının katıldığı toplantıda, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman tarafından bir teklif olarak değil, bir hareket tarzı olarak ifade edildi” dedi.

    (Darbeyi önleyen Komutan Aytaç Yalman, Muhtıra verelim diyen kişi aynı zamanda)

    Bugüne kadar Kıvrıkoğluna Ergenekon’un 1 numarası diyenler şimdi günah mı çıkarıyor. Yoksa iyice suyu bulandırmaya mı çalışıyor. Takvim gazetesinde Ergün Diler ezber bozan yazılar yazmaya başladı. “Hacı” lakaplı Türkmen! General Kıvrıkoğlu için dönemin ABD Savunma bakan yardımcısı Paul Wolfowitz’in ölüm emri çıkarttığını yazmış.!!!!!

    “Silah arkadaşlarının “Hacı” diye andığı Paşa, Wolfowitz’in GENEL VALİ gibi konuşması üzerine çok sert tepki verdi. “Kerkük’ü de içine alan bir Kürt Devleti kurulması söz konusu olursa, doğrudan ve açıkça oraya, bölgeye gireceğimizi, müdahale edeceğimizi biliniz” diye çıkıştı.

    Bunu unutamıyor Wolfowitz.”Ben, ABD Savunma Bakan Yardımcısıyım, benimle böyle konuşamazsınız” dedi. Orgeneral Kıvrıkoğlu da “Ben de Türk ordusunun başıyım ve
    üstelik de Türkmen asıllıyım” diye karşılık verdi.

    Wolfowitz’e göre, “Türk Ordusu, siyasiler üzerinde gerekli baskıyı yapmamıştı. Tezkere’nin geçmemesinin arkasında da Kıvrıkoğlu’nun parmağı vardı.” Ankara’da kovulmaktan beter olan Wolfowitz, Pentagon’da sık sık “Türkler, ABD’ye kafa tutmanın ne demek olduğunu anlamalı”.

    (Sevgili Demokrat’ın anlattığı Atatürk hikayesi gibi bu da. Yazı 16 Temmuz 2002 deki olayı anlatıyor. Kıvrıkoğlu 1 ay 12 gün sonra emekli oluyor koltuğunu özkök’e devrediyor. Wikileaks belgelerinde Tezkeri’nin geçmemesinde Özkök’ün beceriksizliği, hamletvari kararsızlığı konu ediliyor ama emekli bir paşa’nın ne etkisi olabilir bilmiyorum yani. Ama Wolfowitz devlet te devamlılığın esas olduğunu bilmiyorki aradığı fırsatı 2003 de buluyor. Süleymaniye de çuval geçiriliyor Askerlerimizn kafasına)
    (Ama yazı burada kalmıyor. Dönemin genelkurmay başkanı Myers te katılıyor işin içine.)

    “O Türk, Myers’ın yanına giderek derhal Çuval olayını açtı ve “Bu işin arkasında Wolfowitz’in olduğunu biliyoruz” dedi.

    Myers şaşkına dönmüştü; “Bunu siz nereden biliyorsunuz” diye kısık sesle sordu.
    Sivil Türk “Sayın Başkan inanın başka şeyleri de biliyoruz” cevabını verdi ve başladı sırlamaya.

    “Sivil Türk “Sayın Başkan, ordunuzun içindeki küçük bir klik, iki ülke arasında kriz çıkarmak istiyor, buna müsaade etmeyin” dedi. Myers biraz düşündü “Size samimiyetimle söylüyorum ki, bunlardan (Siyonistleri kastediyor)!!!!!!! Dışişleri’nde bolca bulunur, ama Pentagon’a giremezlerdi. Ancak son yıllarda bir kaçı orduya sızmayı başardı. Fakat ben gereğini yapacağım” diyerek garanti verdi
    Sinsi plan alttan alta işlerken çılgın Amerikalı’nın o dönem ki METRESİ (odönemki metresinin metresi kaça gidiyordu acaba!)çok sevdiği bir arkadaşıyla İtalyanlar’ın işlettiği bir lokantaya gitti. Masaya gelen garson İtalyanca selam verip isteklerini almaya başladı.
     
    GARSON ANKARA’YA MESAJ GÖNDERDİ
    Hanımefendi İtalyan garsonu tehlike görmemiş olacak ki yanındaki okul arkadaşına ŞİFRELİ olarak planı anlatıyordu. ODTÜ’den mezun olan genç hiç bozuntuya vermeden siparişleri alıp İtalyanca selam verip uzaklaştı! Birkaç dakika sonra masaya siparişler geliyor ancak garson görünmüyordu! Lokantayı terk eden genç Ankara’ya mesaj geçiyordu: “Sanırım Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili kötü bir gelişme olacak. Koruma altına alırsanız iyi olur!” Wolfowitz’in ekibi Ankara’daki dostlarına “düğmeye basın” talimatı verdi. Ancak Kıbrıs’ta kurşunun sıyırdığı Kıvrıkoğlu’na kimse yanaşamıyordu. Etten duvar örülmüştü. Kimse nerede ne yapacağını kestiremiyordu. Bir süre sonra oluşturulan güvenlik halkası TEHLİKEYİ fark etti. İki şüpheli sınırdışı edildi. Yakalanan yerli işbirlikçilere ne olduğu ise hiç bilinmedi!”

    Malzeme o kadar bol ki Maalesef kaynak çamur içinde. Herkes birtarafından süreci okumaya mı çalışıyor yoksa iyice bulandırmaya mı çalışıyor yorumu müdavimlere bırakıyorum.

    Cevapla

    • Kemal Says:

      Merhabalar,

      Kıvrıkoğlu’nun Ergün Diler’e cevabını da ekleyeyim.

      Tamer Korkmaz’ın yazdığı bazı şeyleri açıkça yalanlıyor.

      Bir sorum olacak, KKTC’de suikast meselesinde kurşunun sekmesi neyin göstergesi? Uzaktan bir yerden sekmemiş olduğunu sanıyorum. Bu durumda yakınlara bir yerlere hedef alınmış, o hedef ıskalanıp bir yere çarpıp seken kurşun Albay’ı mı öldürmüştü? Yani çok alakasız bir yerden sekip gelen kurşun kimseyi öldüremez diye düşünüyorum. Değil mi? Zaten röportajın akışından da “suikast” olduğu anlaşılıyor gibi…

      Neyse dediğim gibi Kıvrıkoğlu’nun sözleri bazı noktaları açıklıyor…

      Sevgiler.

      Ergun Diler

      Geçtiğimiz günlerde yazdığımız “Wolfowitz, Kıvrıkoğlu Paşa için ölüm emri verdi” haberi çok ses getirdi. Arayan soran eksik olmadı. Haber ABD’nin Irak işgali öncesinde Ankara’da neler yaşandığını ortaya koyuyordu. Trafik müthişti.
      Haberde her şey vardı. Aşk, suikast, ölüm, karşı çıkış, direniş, işgal, baskı, muhbir!..
      Bir gazeteci olarak bir döneme ışık tuttuğumu düşündüm.
      Yazarken de okurken de heyecanlanmıştım…
      Haberi sürmanşetten verdikten 5 gün sonra Kıvrıkoğlu Paşa aradı.
      Gelen telefon heyecanlandırmıştı.
      Gazeteyi bağlamak için koşturuyorduk. “Ya Paşa önemli bir şeyler söylerse” diye düşündüm.
      Masama giderken sorularımı hazırlamıştım bile… Konuşulacak çok şey vardı. İlk sözü Kıvrıkoğlu Paşa aldı:
      Hafta başında yaptığınız haberi gördüm. Çok da ses getirdi.
      İnternetteki yorumlara kadar okudum. Ancak bir konuda itirazım olacak…
      “Buyurun” dedikten sonra Paşa devam etti…
      Ben 53 yıl Türk Ordusu’na hizmet ettim. Birçok yerde görev yaptım. Çok insanla çalıştım.
      Ancak sizin yazınızda belirttiğiniz gibi kimse bana “HACI” olarak hitap etmedi. Böyle bir LAKAP da takmadı. İlk kez sizin yazınızdan öğrendim. Bunu bilmenizi istiyorum…
      Diğer yazdıklarıma geleceğim ama izin verirseniz Kıbrıs’taki suikast girişiminden başlayalım. Ne oldu orada?
      Ben Kara Kuvvetleri komutanı olarak TOROS-2 Tatbikatı’na gittim.
      Sanıyorum ilk kez Ankara’dan önemli bir siyasi gelmiyordu?
      Sanırım… Denktaş da yurt dışındaydı. Tatbikatı izlemek için çadır kurulmuştu. Ben de ayrılan yere gidip oturdum. Tatbikat sürerken protokolün bulunduğu çadırda bir ses duyuldu. Başta ne olduğunu anlamadım. Birkaç saniye sonra insanlar benim 5 sıra arkamdaki koltuğun başına toplandı. Ben de merak edip kalkıp gittim. Albay Vural Berkay göğsünden yara almıştı. Heyecanlı bir atmosfer vardı. Ben hemen “KURŞUNU BULUN İNCELETTİRİN. DEFORME OLUP OLMADIĞINI ANLAYIN” talimatını verdim.
      Arkadaşımız şehit düşmüştü.
      Deforme ne demek efendim?
      Eğer arkadaşımızın göğsüne saplanan kurşun “deforme” ise bir yere çarpıp geldi demekti. Yani sekmiş anlamı çıkacaktı.
      Peki sonuç ne oldu?
      Kurşun deformeydi. Sekmişti. lSuikast size karşı mıydı?
      Suikastın bana karşı yapıldığı, yıllarca yazıldı. Ben o akşam eve döndüğümde suikastı eşimden öğrendim. O söyleyinceye kadar böyle düşünmemiştim. Ama basın bildiğini yazdı. Zaten basının yazdığı üç suikast daha oldu. Ama ben bunları bilemedim… Belki bana karşıydı ama ben öyle düşünmedim.
      Peki 16 Temmuz 2002’ye gelirsek… Wolfowitz’i odanızdan kovmadınız mı? O gün neler yaşandı?
      ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, yazdığın gibi benden randevu istedi. Araya adamlar koydu. Hiçbirine “evet gelsin” demedim. Çünkü siyasileri ilgilendiren bir karardı. Ben siyasete girmeyeyim diye uğraşırken siyasiler bizi kolumuzdan çekiyordu.
      Türkiye’deki en büyük sorun buydu. Neyse Ecevit rica edince kabul ettim.
      Elektrikli bir toplantı değil miydi?
      Benim tavrım netti. “Kürt Devletine karşıydım. Asker olarak, bu bizim KIRMIZI ÇİZGİMİZDİ. Bunu açık açık söyledim. ‘Bizi bırakın İran da Rusya da böyle bir oluşuma izin vermez’ dedim. Tavrım açık ve netti.
      Görüşme kısa mı sürdü?
      Aksine yemek bile yedik. Ama tavrım açık olduğu için belki de konuşacak çok şey yoktu.
      Biliyorsunuz Wolfowitz ismi Hilmi Paşa’nın Ergenekon Mahkemesi’nde, “ABD tezkere için baskı yaptı” sözüyle gündeme geldi. Wolfowitz size olduğu gibi Hilmi Paşa’ya da baskı yaptı mı?
      Ben ne yaşadığımı biliyorum.
      Ama Hilmi Paşa’ya bir baskı oldu mu açıkçası bilgim yok.
      Söz Hilmi Paşa’dan açılmışken şunu çok merak ediyorum. Hilmi Paşa’yı sevmez miydiniz? Yani Genelkurmay Başkanı olmasını istemediniz mi?
      Çünkü kendisi “Kıvrıkoğlu tarafından sevilirdim” dedi…
      Biz Hilmi Paşa’yla teğmenlikten beri arkadaştık. Birçok noktaya ben görevi bıraktıktan sonra o geldi.
      Ama Genelkurmay Başkanı olmasını istemiyordum.
      Peki o zaman neden Birinci Ordu Komutanlığı’na, Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na ve en önemlisi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirmek için çaba harcadınız? Nasıl göz yumdunuz?
      Biz askerler birbirimizi tanısak da test ederiz. Ben de Hilmi Paşa’yı test ettim. Görevim bunu yapmamı gerektiriyordu.
      Ama çeşitli testlerden geçtikten sonra Genelkurmay Başkanı olmasına ses çıkarmadınız. Daha önce göremediniz mi?
      Olmasını istemiyordum!
      Ama rahmetli Ecevit size “Bir yıl daha görev sürenizi uzatalım” teklifiyle geldi.
      Kabul etmediniz? Niye?
      Rahmetli Ecevit tesadüfe bakın ki Wolfowitz olayından bir gün önce yani 15 Temmuz’da makamına davet etti. Saat 18:00’de Başbakan Ecevit’in yanındaydım. “Bir yıl daha görevde kalın” dedi. Ama yapamazdım. Çünkü beni seven de vardı sevmeyen de… Askerde UZATMA işine çok sıcak bakmayız. Bir kez yapıldı işler karıştı. Sevenlerimin de sevmeyenler safına katılmasına razı olamazdım.
      Uzatmayı kabul etseniz Hilmi Paşa Genelkurmay Başkanı olmuyordu ama?
      Haklısınız… Ama prensip olarak sıcak bakmadım. Doğru bulmadım…
      Siz Irak’ın işgaline daha doğrusu orada kurulacak bir KÜRT DEVLETİNE karşıydınız. Hükümet de karşı mıydı?
      Evet evet… Rahmetli Ecevit de benim gibi düşünüyordu.
      Karşılardı… Ama sonra orada bildiğiniz oluşum gerçekleşti.
      Petrolleri oldu paraları oldu…
      Temel atıldı yani…
      Öyle gibi… Tablo ortada
      Kuzey Suriye için ne düşünüyorsunuz?
      Her şeyi sizin gibi izliyorum…
      Peki şimdiki komuta kademesi de sizin gibi mi düşünüyor? Kürt devleti hala KIRMIZI ÇİZGİ mi?
      Yorum yapamam… Bilmiyorum.
      Wolfowitz’in verdiği emir için ne diyorsunuz? Sizin haberiniz var mıydı?
      Bana kızmış olacağını tahmin ediyordum. Ama “emir verdiğini” bilmiyordum. Bunu sizden öğrendim. Yazdıklarınıza bakınca anlaşılan kaynağınız sağlam. Son sözüm şu o gün de bugün de vatana bakışımız belli.
      Kürt devleti bölge için felaket olur. Herkes etkilenir…
      O gün de bunu söyledim şimdi de bunu söylüyorum…

      Cevapla

    • Kemal Says:

      Bugün Şükrü Küçükşahin’in “Mit soruşturması tezgahsa vay ki vay” yazısını da buraya ekleyeyim.

      http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21217083.asp

      Alakasız mı?

      Bence alakalı. Bir şeyler pişiriliyor. Bunu görmemek mümkün değil. Bir kurgu yapılıyor. Kamuoyu hazırlanıyor. Davaların ardından ortaya çıkacak olan vakum doldurulmaya çalışılıyor. Hilmi Özkök ifadesi, Kıvrıkoğlu’nun demeci v.s. hep hazırlık aşamasındaki hamleler gibi geliyor. MİT soruşturması, Balyoz-Ergenekon hukuksuzlukları vs. hepsini çetecilik torbası üzerinden dava konusu yapacaklar gibi…

      Mantık zincirim şu şekilde:

      1- Balyoz özelinde hukuksuzluk aşikar.

      2- Birileri bu hukuksuzluğun hesabını verecek.

      3- Gerçekten hesap vermesi gerekenler (Bu sürecin kurgusunu yapıp, rol paylaştıranlar) halen ipin ucunu tutuyor. Peki o zaman kim hesap verecek?

      4- “Cemaate sızmışlar” denilen ve radikal cemaatçi olarak görülen Baransu, Uslu, Aytaç vs. gibi kişiler sanırım hedefte olacaklar.

      5- Bu kişilerin süreçte payı yok mu? Var. Yazılanlar ortada. Ama tek suçlu onlar değiller. Onların feda edilmesiyle en azından Cemaat’i temize çıkarıp, bir sonraki ihtiyaç anına kadar saklayacaklar. Hem pençeleri de sökülmüş olacak.

      6- Gerçek suçlular peki? Biz sanırım daha uzun süre onları izlemeye devam edeceğiz.

      Sevgiler.

      Not: Geçen ay yazdığım (azıcık spekülatif sayılabilecek olan :)) yazılara verilmiş olan cevaplara yönelik düşüncelerimi elbette bir aralık yazacağım. Şimdilik biraz beklemeyi tercih ediyorum.

      Cevapla

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: