Etyen Mahçupyan ve Uslu-Baransu usulü tartışma

Bir evvelki yazımızda Etyen Mahçupyan’ın bir dizi yanlışını sıralamıştık.

  • Mahçupyan, Çetin Doğan’ın üstlerine seminerin içeriğiyle ilgili yalan söylediğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, seminerin detaylı programının seminer öncesi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na yollandığını yazmıştık.
  • Mahçupyan, seminerin darbeye zemin hazırlamak amacıyla kargaşa çıkarmayı hedeflediğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, seminerde görüşülen senaryo ve yapılan konuşmalarda kargaşa çıkarmak ve darbeye zemin hazırlama şeklinde okunabilecek hiçbir şey olmadığını yazmıştık.
  • Mahçupyan, seminerde darbeden sonra göreve getirilecek şahısların isim isim belirlendiğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, bu isimlerin seminerle alakası olmayan (ve sahteliği kanıtlanan) bir Word belgesinden çıktığını yazmıştık.
  • Mahçupyan, Gölcük’ten çıkan 5 no.lu hard diskin şifreli olduğunu, bunun da “öldürücü darbe” teşkil ettiğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, 5 no.lu hard diskin şifreli olmadığını, kötü niyetli kişilerin bu diske şifre bilmeden istedikleri dosya ve belgeleri yükleyebileceklerini yazmıştık.
  • Mahçupyan, darbe planlarının düzenli olarak güncellendiğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, bu planlarda bizim dikkat çektiğimiz zamanlama hataları dışında hiçbir güncelleme emaresi olmadığını yazmıştık.
  • Mahçupyan, Genelkurmay’ın Balyoz belgelerinin bir bölümünün kendi ellerinde olduğunu açıkladığını, bunun da “hayal dönemini” sona erdirdiğini iddia etmişti; biz bunun doğru olmadığını, Genelkurmay’da bulunan belgelerin suç unsuru içeren darbe belgeleri olmadığını hem Genelkurmay’ın hem de bizzat mahkeme başkanının açıkladığını yazmıştık.

Bunlar Mahçupyan’ın tek bir yazısında yazdığı yalanlar. Mahçupyan, bu konuda yazdığı ikinci yazısında yaptığımız bu düzeltmelerin bir kısmını aktardıktan sonra kendi yazdıklarının hiçbirini savunmuyor, savunamıyor. Davanın temel olgularını çarpıttığını zımnen kabulleniyor.

Özellikle “öldürücü darbe” olarak sunduğu şifreli hard disk masalının fos çıkmış olması ile ilgili en ufak bir savunması ya da karşı argümanı yok.

Biz bırakın bir yazıda, bloğumuzun tamamında bu yalanlardan bir tekini söylemiş olsak utancımızdan dışarı çıkamaz olurduk.

Mahçupyan ise ne yanlışlarını düzeltiyor ne de okuyucularını yanılttığı için özür diliyor. Onun yerine, karşımıza bir dizi yeni çarpıtma ve mantıksızlıkla çıkıyor.

Biz bu tartışma tarzıyla maalesef artık haşır neşir olduk. Adını Emre Uslu-Mehmet Baransu entelektüel ekolü şeklinde koyabiliriz. Mahçupyan, bu ekolün en güzel örneklerini vermeye devam ediyor.

Mahçupyan’ın bu son yazısında temel stratejisi okuyucusunun kafasında soru işaretleri yaratıp, Balyoz sanıklarının suçluluğuna inandırmak. İleri sürdüğü tezler “bunun böyle olmadığını nereden bilebiliriz?” şeklinde. Sanki atfedilen suçu kanıtlamak iddia makamının görevi değilmiş gibi. Bu yaklaşımın sakatlığını bir kenara bırakıp, Mahçupyan’ın yeni çarpıtmalarından örnekler verelim.

1. Mahçupyan, eğer seminerde herhangi bir suç unsuru yoksa, niçin Doğan üstlerince engellenmek istendi diye soruyor. Burada atıf yaptığı olay, seminer öncesi Kara Kuvvetlerinin “iç tehdidi daha ileri bir tarihte tartışın” demesi. Doğan ile üstleri arasındaki bu görüş ayrılığına bir “suç önleme” gayreti atfetmenin nasıl bir mantık olduğunu anlamak mümkün değil.

Sorulması gereken soru, seminerde gerçekten bir suç işlenmişse niye 15 gözlemcinin bunu zamanında rapor etmediği, ve daha önemlisi mahkemenin dahi gerekçeli kararında seminere neden doğrudan suç atfetmemiş olduğudur. Ama tabi ki Mahçupyan bu soruları kendine sormuyor.

2. Mahçupyan, bizi Doğan’ın seminerin içeriğini üstlerine aynen iletip iletmediği konusuna girmemekle suçluyor. Bu da bir yanıltmadan öte bir şey değil. Seminerde tartışılan senaryo ve seminer cereyan tarzının Kara Kuvvetlerine detaylı olarak yollandığını biliyoruz. Seminere katılan gözlemcilerin olağanüstü bir şeyler raporlamadığını biliyoruz. Aynı gözlemcilerin mahkemede tanık olarak dinlenip, seminerde darbe tartışılmadığını söylediklerini biliyoruz. Belki de en önemlisi, Balyoz soruşturma sürecinde Genelkurmay’ın görevlendirdiği bir bilirkişi heyetinin seminerin, öncesini, sırasını ve sonrasını tüm detaylarını didik didik ederek araştırdığını, emir-komuta zincirinin dışına çıkılmadığı sonucuna vardığını ve seminerin gizli bir darbe provası olduğu iddiasını tamamen çürüttüğünü biliyoruz.

Tüm bu gerçekler ışığında Mahçupyan’ın hala seminer sürecine dair kuşku yaratma çabasının bilgisizlikten mi kötü niyetten mi sonuçlandığı sorusunun cevabını okuyucumuza bırakıyoruz.

3. Mahçupyan’ın iddia ettiği gibi Genelkurmay’ın Balyoz belgelerinden “isim vermediklerinin arşivde olabileceğini” kabul etmiş olduğu tam bir akıl yoksunluğu. Zira, mahkeme kayıtlarından görülebileceği gibi, Genelkurmay arşivde bulduğu belgelerin tümünü mahkemeye gönderdi. Bu belgelerin hem listesini hem de kendilerini bu blogda vermiştik; bunların hiçbirinin Balyoz ile ilgisi yok.

Eğer Mahçupyan Genelkurmay’da başka belgelerin de asıllarının olduğunu, bu belgelerin Balyoz planları ile ilgili olduğunu ve de Genelkurmay’ın yalan söyleyerek bu belgeleri mahkemeden sakladığını düşünüyorsa bunu açıkça bu şekilde yazsın.

(Mahçupyan, Genelkurmay “Gölcük’teki gizli bölmenin sorumlusu olan binbaşıya ait belgeleri de reddetmedi” diye yazıyor. Bu da başka bir yanıltma. Mahkeme başkanının da belirttiği üzere, Genelkurmay’ın reddetmediği belgeler suç içermeyen belgeler.)

4. Mahçupyan, dijital belgelerde tahrifat yapıldıysa nasıl olur da hiçbir askeri yetkili bunları fark etmedi diye soruyor. Bu soru da Mahçupyan’ın ya bilgisizliğinden ya da okuyucusunu yanıltma güdüsünden kaynaklanıyor. Baransu’nun bavulundan çıkan üç sahte CD’nin varlığından askeri yetkililerin öncesinde nasıl haberi olabilirdi? Gölcük’ten çıkan 5 no. lu hard diske gelince, Mahçupyan’ın bilmesi gerekir ki bu disk Temmuz 2009’da kullanımdan kaldırılmıştı. Askeri bilirkişi ve sanıklar için hazırlanan bilirkişi raporlarına göre suç içeren belgeler hard disk’e bu tarihten sonra (ve saati geriye alınmış bir bilgisayardan) aktarıldı. Kullanılmayan, bir bilgisayara bile bağlı olmayan, bir torba içinde depoya atılmış bir diskteki sahte belgeleri, askeri yetkililerin fark etmemesi gayet normal.

5. Mahçupyan, yazısını bilgisizlik ve mantıksızlıkta erişilmesi zor bir mertebeye atlayarak bitiriyor. Sahtekârların zamanlama hataları yapmış olduğunu varsayabileceksek, diye soruyor Mahçupyan, sahtekârlık delili olarak ileri sürülen tahrifatların da sanıkların hatası olmadığını nereden bilebiliriz?

Şimdi Mahçupyan’ın sanıkların yapmış olabileceğini düşündüğü “hataların” bir kısmını somut bir örnek üzerinden gözden geçirelim.

Balyoz belgeleri arasında 4X4 ARAÇLAR ÇİZELGESİ.doc adında sözde darbecilerin ele geçireçeği araçların listelendiği bir belge var. Bu belge, diğer Balyoz belgeleri ile birlikte 5 Mart 2003’de oluşturulmuş gibi görünen 11 numaralı CD’de yer alıyor. Belgeye buradan ulaşabilirsiniz.

11 no. lu CD her ne kadar 2003’te oluşturulmuş gibi görünüyorsa da bunun doğru olmadığını biliyoruz. Bunun bir kanıtı, 4X4 ARAÇLAR ÇİZELGESİ.doc belgesinde listelenen 16 BEB 33 plakalı Rover marka araç. Soruşturma sırasında Balyoz savcılarına gelen (ve savcıların adli emanate sakladığı) bilgiye göre, bu araç, 2003’de İzmir’de ve 35 AR 6132 plaka numarası ile kayıtlı. Araç 2006’da el değiştirerek İzmir’den Bursa’ya naklediliyor ve 13 Nisan 2006’da belgede geçen plaka numarası ile (16 BEB 33) tescil ediliyor.

Şimdi farzedelim ki bu zamanlama çelişkisi Mahçupyan’ın iddia ettiği gibi bir güncellemeden kaynaklanıyor. Hemen not edelim ki, belgeyi açıp incelediğinizde, 1nci Ordu Bölgesinde listelenen tüm araçların model senelerinin 1964 ile 2002 arasında olduğunu görüyorsunuz. Tek bir plakanın 2006’dan sonrasına ait olması dışında “güncel” olan, dolayısıyla “güncellemeye” işaret eden hiçbir şey yok. 13 Nisan 2006’dan sonra bu belgeyi kim “güncellediyse”, Bursa’ya nakledilen 1998 Model bu aracı, Bursa’da el konulacak 4×4 olarak listeye eklemiş. Ama onun dışında nedense başka hiç “güncelleme” yapmamış. ‘Yahu, listemizdeki en yeni araç 2002 yapımı. Şu 1964 Model Land Rover’ı da listeden çıkarayım (hurdaya ayrılmış olabilir), onun yerine şöyle 2004, 2005 ya da 2006 model bir 4×4 koyayım’ dememiş.

Olsun, insan zekasına hakaret olacaksa da bunu 2006’dan sonra güncellemeyi yapanın bir “hatası” olduğunu varsayalım.

Ama bakın bu “sakıncalı subay” daha başka ne “hatalar” yapmış. Bilirkişi raporlarına göre belgenin son kayıt tarihi 4 Mart 2003. Son kez Suha TANYERI kullanıcı adı ile kaydedilmiş (Office 2000’deki Word 9.0 kullanılmış). Demek ki, her kim 2006’dan sonra bu belgeyi tek bir araç için “güncelledi” ise, bunu yaparken bilgisayarının saatini 4 Mart 2003’e geri çekmiş. Eli kaymış herhalde…

Bu arada, Süha Tanyeri 1nci Ordu’daki görevinden Ağustos 2003’de ayrılmış. Demek ki, 2006’dan sonra bu belgeyi “güncelleyen,” kendi kullanıcı adını kullanmamış, bilgisayarda mevcut olmayan ‘Suha TANYERI’ kullanıcı adını tanımlayıp onu kullanmış. Bir şekilde parmakları yanlış tuşları tıklamış olsa gerek…

Sonra da bu “güncellenmiş” belgeyi diğer Balyoz belgeleri ile CD’ye kim aktardıysa, o da bilgisayar saatini 5 Mart 2003’e (tam da 1nci Ordu’daki seminerin ilk gününe) geri alıp, 2003’de geçerli eski bir yazılım ile CD’ye kaydetmiş. “Hata” tabii…

“Hatalar” burada bitmedi. Birileri Süha Tanyeri’nin defterini (ki bu defter de Baransu’nın valizinden çıktı) ele geçirip, Tanyeri’nin el yazısından harfleri tek tek kopyalayıp “Or.K.na” bileşkesini oluşturup, makine ile 11 no.lu CD’nin üzerine kopyalamış. Bu da “hata” tabii…

Mahçupyan şüphesiz tüm bu “tahrifatların” bilerek veya bilmeyerek sanıklar tarafından yapıldığını savunacaktır. “Bunlar nasıl hata” diye sorduğumuzda, sanıklar kendilerini aklamak için bilinçli olarak yapmışlardır diyecektir. “Peki sanıklar kendilerini korumak için böyle tahrifat yapmışlarsa neden kendi isimlerini kamufle için en ufak bir gayret sarfetmediler” diye sorduğumuzda, bu sefer gene hata yaptılar diyecektir. Hatta işi, “Süha Tanyeri, sonradan sahte diyebilmek için, kendi el yazısını CD üzerine makina ile aktarmıştır” demeye kadar vardıracaktır.

Emre Uslu-Mehmet Baransu tartışma ekolü budur işte. Hazin olan, Etyen Mahçupyan’ın bu ekolün yaldızlı üyesine dönüşmüş olmasıdır.

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

63 Yorum “Etyen Mahçupyan ve Uslu-Baransu usulü tartışma”

  1. zafer Says:

    Medyada bu tarz insanlar hep vardı, hep de olacaktır.İşin üzücü tarafı mahkemenin de Emre Uslu-Mehmet Baransu ekolünün düşünce yapısından çıkan senaryoları mal bulmuş mağribi gibi sahiplenip gerekçeli karar yazımında kullanmış olmasıdır. Mahçupyan’a da kızmamak lazım. Ne yapsın adamcağız, yalanlar tam da onun duymak istedikleri gibi olunca gerçeği kabullenmesi çok zor oluyor.

    Cevapla

    • ftimur Says:

      zafer, bunlar kendilerinden öncekilere hiç benzemiyorlar. İktidara küçük çıkarlar uğruna yaranan eski yalakalardan çok farklılar. Bunların yüreklerini bir volkanın lavları gibi yakan kinleri, hırsları ve dizginlenemez laik cumhuriyet düşmanlıkları var. Ve amaçlarına ulaşabilmek için yapabilecekleri sadece sahte delil üretmekten ibaret değildir.

      Cevapla

  2. Murat Says:

    Akıl yoksunu kişiler varsınlar yazmaya devam etsinler. Yazdıkça batıyorlar. Aklı selim insanlar bunlara zaten gülüp geçiyor ama ne yazık ki olan içeride suçsuz yere yatanlara oluyor. Bu günlerin de sonu gelecek hiç endişem yok. Saygılarımla.

    Cevapla

  3. trekking Says:

    Bilerek hata yapmışlar diyenler için en güzel cevabı Sevgili Olasılıksız vermişti hatırladığım kadarıyle.

    Bilerek,kasıtlı olarak hatalar yaptılar diyorsunuz, bunların hatasızları nerede. Bu kadar hatalarla dolu olan belgeler kimin işine yarayacak.Daha önce bu konuda Blogda tartışmıştık.

    Cevapla

    • olasiliksiz Says:

      Sayın trekking,

      Hatırlattığınız için teşekkür ederim. Evet öyle demiştim.
      Biraz zekası ve mantığı olan herkes bunu görebilir. Kasdev hatalı plan yapıyorsanız o plan işinize yaramaz. Elinizde ayrıca “hata kodlaması” (şifre çözücü) veya planın hatasız kopyası olması gerekir. Eğer hatasız kopyanız varsa hatalı plana ne gerek var?
      Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar “hata kodunu” bulan yada kıran kimse çıkmadı.

      Eğer Baransu, Uslu veya Mahçupyan bu hataları deşifre etmeyi başarırsa, söz veriyorum gidip ellerinden öpeceğim. 🙂 Çünkü ben ne kadar baksam da bu hata kodlarını çözecek bir patern göremiyorum.

      Eh, geriye tek olasılık kalıyor…. darbecilerin hatalı, işe yaramayacak vasıfta planlar yapacak kadar embesil olmaları… O zaman da zaten bu kişilerin suç ehliyeti olmaması lazım.

      Cevapla

  4. Hayati Ertugan Says:

    Ergenekon ve Balyoz davalarını başlangıcından bu yana elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum.Sizden gelen bilgileri de çevremle paylaşacak ve tartışacağım.
    Çalışmalarınızı takdir ediyor ve kolaylıklar diliyorum.

    Cevapla

  5. Kemal Says:

    Etyen Mahçupyan yazısının sonunda şöyle diyor…

    “…Savunmanın varsayımını bir ihtimal olarak kabul etmek mümkün. Ancak bu komplocuların kim olduğu konusunda tek bir kanıt bile yok… Söz konusu tez savunma tarafının olasılık olarak öne sürdüğü bir hayale dayanıyor. Buna karşılık epeyce güçlü bir arka plan, bilerek içeriği değiştirilmiş bir seminer, yetkili kişilerin denetiminde olan bilgisayarlar var. Çelişkiler ise maalesef bir komployu değil, ya Rodrik’in söylediği üzere bir ‘insani hatayı’, ya da Ergenekon davası açıldıktan sonra kendilerini korumak isteyen darbecilerin korunma çabasını akla getiriyor.

    Kendinize sorun: Sizce hangisi daha inandırıcı? Askerlere komplo kuran bazı gizli odakların olduğu mu, yoksa askerlerin bir darbe girişimi hazırladıkları mı?”

    İyi de, bir şeyi İSPATLAMAK durumunda olan iddia makamıdır.

    Eğer savunmanın varsayımını bir ihtimal olarak kabul etmek mümkünse, demek ki ortada İSPATLANMIŞ bir gerçek yoktur. Yani henüz şüphe söz konusudur. ŞÜPHE sanık lehine kullanılır.

    Umarım Etyen Bey bir gün kendisinin mahkum edildiği bir davanın ardından yukarıdaki satırları yazan bir yazarın yazılarını okumak zorunda kalmaz…

    Kalacak olsa “Nerede insan hakları, nerede hukuk” diye haykırmaz mı?

    Zaman çelişkisi insani hata değildir. 2009 yılında adı değişen bir firmanın ispatladığı tek şey o CD’nin 2009 sonrası üzerinde değişiklikler yapıldığıdır. Peki diğer listelerde değişiklik yapılmadığının garantisi var mıdır?

    Tekrar etme pahasına, ŞÜPHE SANIK LEHİNE KULLANILIR.

    *******************************

    Bundan sonra ne olacak?

    Devlet açıkça ön ayak olduğu sahtekarlık çetesini daha fazla taşımayacak ve bir punduna getirip tasfiye edecek. Burada aşağı yukarı 1.5 yıldır dillendiriliyor bu sözler. Bugün operasyonda aktif kullanılanların çoğu artık görevden el çektirildiler. Bir gün elbette yargı önünde de hesap verecekler.

    O gün geldiğinde, kaçınılmaz bir şekilde önce Ak Parti sonra da Cemaat bu davadaki sahtekarlıkları yapanların emniyet-mit ve TSK gibi güvenlik bürokraside örgütlü bir çetenin yaptığını, onların ise kendileriyle bağı olmadığını iddia edecektir. Medya da davanın savcılığını yapanlar “Biz o zaman önümüzdeki resme bakarak yazdık. Ne bilelim. Bizim istihbarat örgütümüz yok ki” diyecektir.

    Ama kimse yemeyecek…

    1980 öncesi bütün derin devlet operasyonlarını yapanları destekleyen çevreler bugün demokrasi kahramanı gibi geziyor olsalar da bir çok kişi bu ayıplı insanların geçmişlerini biliyor. Çok daha büyük çoğunluk ise bundan bihaber.

    Ama bugün durum daha farklı.

    Gelecekte söz konusu ayıplı kişileri “bir çok kişi” değil “hemen hemen herkes” tarafından bilecek. Bu blog gibi kaynaklar her daim bu bilgiye tek tıkla ulaşılabilecek bir kaynak olacak. Yapanın yanında kar kalması artık o kadar da kolay değil.

    Dani ve Pınar Rodrik’e bu blog için ne kadar teşekkür etsek azdır. Gerçekleri merak eden herkesin erişebileceği bir şekilde kamuoyuyla paylaştılar. Kütüphanede tozlanmış, piyasadan kalkmış bir kitap değil bu blog. Artık bu sahtekalar çetesi ve yardakçıları sonsuza mal oldular.

    Sevgiler.

    Cevapla

    • Kemal Says:

      …bir de ek yapayım.

      Bu sürecin ardından en zor durumda ise bugünün TSK karargahı olacaktır. Soracaklar ne diye bütün bu pisliği görmene rağmen sessiz kaldın diye…

      Sanırım, TSK’yı ses çıkaramaz hale gelinceye kadar medya üzerinden dövenler bunun da hesabını yapmışlar. Ses çıkarsa “Biz dememişmiydik. Bunlar uslanmaz.” demek için hazırda bekliyorlardı. Aynen “Asimetrik savaş var” diyen İlker Başbuğ’a yüklenenler gibi… Yani ses çıkarmaması bence bu açıdan bakınca hayırlı olmuş gibi geliyor.

      Ama soru sadece bununla da sınırlı kalmayacak. Sadece sessiz ve başı öne eğik izlemek durumunda mı kaldı yoksa aktif bir şekilde sürecin içerisinde parçası mı oldu?

      Elimde bir kanıt yok.

      Şimdi kalkıp 60 yıldır NATO’nun içerisinde yer alan bir TSK’dan belli ki NATO destekli yapılan bu operasyonun parçası olması dışında başka ne beklenir dersem, Etyen Mahçupyangillerin durumuna düşerim. Yani darbeci ordudan başka be beklenir diyerek sonuç çıkaranların.

      Hele bir o gün gelsin de, o gün herhalde kimin ne dereceye kadar bu pisliğin içerisinde payı olduğu ortaya bir bir dökülür. Ne kadarı bu sürecin içerisinde aktif rol aldı, ne kadarı süreci lehe çevirmek için fırsattan istifade etmeye çalıştı, ne kadarı ise çaresiz izlemek durumunda kaldığı elbette ortaya çıkacaktır.

      Çok mu iyimserim?

      İyimser olmak dışında başka alternatif mi var?

      Sevgiler.

      Cevapla

      • omgorma Says:

        Ama soru sadece bununla da sınırlı kalmayacak. Sadece sessiz ve başı öne eğik izlemek durumunda mı kaldı yoksa aktif bir şekilde sürecin içerisinde parçası mı oldu?

        Şöyle olmuş olamaz mı? Bir dönem derin devletin bir kanadı, diğer kanadını tasfiye etmişti susurluk operasyonuyla. Şimdi de ergenekonun yeni kanadı, eski kanadını tasfiye etmiş/ediyor olabilir ki bana göre öyle. Ergenekonla, AKP işbirliği yapıyor da olabilir, bunu da Tayyip amcanın en yakınındaki kişilerden, danışmanlardan, milletvekili ve bakanlardan vs anlayabiliriz. Başkanlık sisteminin gelmesine ergenekoncular soğuk bakmıyor. Geçenlerde Şamil Tayyar ergenekon AKP’ye sızmaya çalışıyor dedi, çoktan sızdı da kendisi bunu yeni uyandı. Yeni ergenekon kanadı ve AKP’nin işbirliğiyle yeni hedef cemaat. Kim daha güçlü göreceğiz önümüzdeki dönemde…

        Cevapla

        • Kemal Says:

          Cemaat, Komunizmle Mücadele Derneklerinden, 12 Eylül’den, Çiller’den, Veli Küçük’ten, 28 Şubat’tan ve Ak Parti iktidarından bugüne kısa dönemler haricinde hep devletin kenarında olan bir yapı. Yani o bağlamda derin devletin eski kanatlarından birisi…

          Sevgiler.

          Cevapla

          • omgorma Says:

            Yani bu dediklerine göre söyle mi yorumlamalıyım: hem cemaat hem de ergenekon aynı yapı aslında veya daha üst bir yapının içinde yer alan ve o üst yapıya bağlı olan ayrı yapılar ama zamanı gelince ve duruma göre birbirini tasfiye ediyor öyle mi?
            Aslında mantıksız da değil yani eğer bütün bunların başında ve de başrolde ABD olduğunu (İngiltere ve İsrail de diğer kanatlar olarak) düşünürsek.

            Cevapla

            • Kemal Says:

              Ben öyle düşünüyorum. Eski yorumlarımda da neden öyle düşündüğümü anlatmaya çlaışıyorum. Devlet son 150 senedir tek yapının elinde (arada Atatürk dönemi istisna). Bu yapı impartorluğu kurarmak istiyor. Temel tahlil akılı merkeze alan ve hurafeyi dışlayan bir bakış. Atatürk bu tahlilde uzlaşıyor. Uzlaşmadığı tahlil ise Türkçülük ve İslam İttihadı’nın gerçekçi bir siyaset olmaması. Yusuf Akçura – Ziya Gökalp – 2. Dünya savaşı sonrası yukarıda dillendirdiğim kesimler, 12 Eylül, MGK ve onun kurumları (YÖK, TRT, AA, Toplumla İlişkiler Başkanlığı) v.s. çizgisinde ortak noktalar Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak. Buna sentez deniyor. Dindar Atatürk ve İslam Akıl dinidir (Maturidi anlayışına paralel) söylemi hep bu sentezin yansıması. Fethullah Gülen’in bilim teknik dergisi, Adnan Hocanın Darwin karşıtlığı, Kuran’ın matematiksel yorumu olan 19 mucizesi, halen etkin olan İlim Yayma Cemiyeti v.s. devletin merkez ideolojisiyle uyum içerisinde olduğundan serpiliyorlar.

              Bu merkez ideoloji radikal sol, radikal islam ve bölücülüğe ise hep karşı. Merkezde, liberal/kapitalist bir düzen, dinine, bayrağına ve atasına saygılı vatandaş muteber, ezeli Rusya düşmanlığı ise ebedi…

              Fethullah Hoca, nakşi Korkut Özal, aydınlar ocağı Ali Coşkun/Nevzat Yalçıntaş, yeniden milli mücadeleci Gökçek, Gülerce, Çiçek, MGK’ya bağlı TİB üzerinden halkına psikolojilk savaş veren TSK, 27 Mayıs sırasında lağvedilen ama 65 sonrası gene ortaya çıkan ÖZel Harp Dairesi, 12 Eylül Anayasısndan bile muhafazakar olduğu araştırmalarla sabit yargı, YÖK v.s. aynı çizgide yukarıdaki ideoloji bağlamında buluşuyor. Bunların üzerine bir de yeni pazarlar peşindeki sermayeyi ve masonları ekleyin işte size tekmili birden devlet ve de derin devlet.

              Devletin içerisindeki uzlaşılmayan nokta radikal akımlarla mücadele yönteminde. Bir kesim onları ezme ve yok etme taraftarı, bir kesim ise kullanıp, merkeze çekip evcilleştirme taraftarı. Çoğu zaman iktidar evcilleştirmecilerin elinde…

              Son olarak evet cemaat ve ergenekon bu yapının parçası ama hangi ergenekon? Eğer o ergenekonun içerisine Türkan Saylan’ı, İlhan Selçuk’u v.s. de dahil ediyorsanız gerçekçi değil. Yok kastınız uzun zaman cemaatçilerle yediği içtiği ayrı gitmeyen ve belge-bilgileri onlardan edindiğini kendi savunmasında dillendiren Ergun Poyraz’ı, devletin en derin yerlerinde gezinen .Hanefi Avcı’yı (yanlış anlaşılma olmasın devrimci karargahtan içeri tıkılması tam bir perdeleme ve hukuksuzluk), Veli Küçük’ü kastediyorsanız evet aynı yapının bir kısmı diğerini tasfiye etti. Şimdi “diğerini” de başka diğerleri tasfiye edecek…

              Sevgiler.

              Cevapla

              • omgorma Says:

                Eskiden beri bütün bu operasyonların arkasında ABD olduğu söylenir, ülkemizdeki birçok teşkilatı/örgütü kurduğu (bunlara istihbarat, güvenlik ve terör dahil) (tabii ki başka ülkelerde de kurmuştur, kurmaktadır), mali, teknik, lojistik vs açıdan desteklediği söylenir ki bir zamanlar ABD’den maaş alanlar da bunu gösterir. Mahir Kaynak’ın son zamanlarda söylediği Amerikan derin devletiyle global güçler arasında bir savaş olduğudur. Bu söylediği son zamanlarda olanları destekler türde, hangisi güçlüyse diğerini tasfiye ediyor ve diğeri tekrar eski gücüne geldiğinde veya daha da güçlendiğinde öbürünü tasfiye ediyor. Tabii ki bu da hemen olmuyor, bayağı bir zaman geçmesi gerekiyor.
                ABD için bir ülkedeki rejimin ne olduğunun bir önemi olmadığını biliyoruz. Mesela Tayyip’in şeriat getirme gibi bir niyeti varsa, getirsin benim için sorun değil, der. Ona hizmet ettiği sürece ister şeriat olsun ister demokrasi fark etmez. Olay rejim sorunu olsaydı Ortadoğu’daki diğer ülkelerde de olaylar çıkardı, Katar, Arabistan gibi.
                Şimdi Obama 2. dönemine geldi. Bakalım neler olacak. Belki de cumhuriyetçiler bu defa güçlenip istediklerini yaptırırlar ki son olaylar bunu gösteriyor, eh Obama da nasılsa bir daha seçilmeyeceğine göre, o da muhtemelen güçlüden yana olur yani başkanlığının erken sona ermemesi için. Ne olursa olsun ülkemiz için hayırlısı olsun demekten başka yapacak bir şey yok gibi.

                Cevapla

        • münif Says:

          AKP’nin içine sızan yeşil ergenekondur dostum. Kusura bakmayın. Cemaaatin ta kendisidir. Bir de “Tayyip Amca” diye hep “ihtimal” yazardı, O da cemaati pek bir kollardı. Kulakları çınlasın sevgili troll’ün. Size henüz troll muamelesi yapmıyoruz tabii, ama yazdıklarınızı okuyorum da hiç ipe sapa gelir bir yan bulamıyorum. Hukuk üstü bir yapı arıyorsanız cemaate bakın arkadaşım. Diyeceğim budur.

          Cevapla

          • omgorma Says:

            Ben Tayyip amca da derim Tayyip Başkan da derim, yüzde 10 da derim, mehdi de derim, daha başka şeyler de derim, ona ne dediğimin önemi yok zaten. Önemli olan ne yaptığıdır, bunu da yakından takip ediyoruz. Madem konu açıldı o zaman söyliyim, Tayyip Ustanın son zamanlardaki davranış değişikliğinin sebebi kendini (bayağı bayağı) mehdi sanıyor olması, bu yüzden herkesin gönlünü almaya çalışması olabilir mi acaba?

            Cevapla

            • Solmaz Türk Says:

              omgorma;
              Ne tesadüf değil mi,Bora boraxin Kılıç’da facebook sayfasında Tayyip başkan diyor sürekli.kendini akıllı sanıyorsun ama ne yazık ki değilsin,boş zamanlarında bilgisayar oyunları oynayacağına otur da biraz kitap oku ufkun genişlesin.Bu arada kendini Atatürk’çü sanıyorsun ama hem Atatürk’çü hem de asker düşmanı olunmaz.

              Cevapla

              • omgorma Says:

                Konuyla ilgili söyleyecek bir çift lafınız varsa, buyrun. Burası kişilerin birbirine laf etme yeri değil diye biliyorum ben.
                Bu size son cevabım, bundan sonra kendi kendinize yazarsınız…

                Cevapla

                • Solmaz Türk Says:

                  omgorma ya da Bora Kılıç;eğer burada sabaha kadar şahsıma ağza alınmayacak küfürler etmiş olmasaydın seninle uğraşacak değildim.Kendini fazla akıllı sanıyorsun ama değilsin ,alıntı yaptığın Mahir Kaynak’ın yazısını facebook sayfanda da paylaşmış olman bunun ispatıdır.Burası kişilerin birbirine laf etme yeri olmadığı gibi annen yaşındaki kadınlara küfür etme yeri de değildir,ne yüzle dönüp dönüp değişik isimlerle yorum yapabiliyorsun ,insanda biraz utanma olur ama facebook sayfanda paylaştığın rezillikleri görünce o utanma duygusunun da olmadığını biliyorum.

                  Cevapla

                  • omgorma Says:

                    Cevap vermeyecektim ama söylediklerinizin yalan olduğunu şimdi ispatlayacağım. Facebook sayfam yok demiştim, ama diyelim ki var ve o sayfa iddia ettiğiniz sayfa. Peki o zaman benim sayfamda paylaştıklarımı, arkadaşlarımın sayfamda paylaştıklarını görmeniz için arkadaş listemde olmanız gerekmez mi? Tabii ki gerekir, yoksa herkes herkesin ne yaptığını görür orada. Madem ben sabaha kadar size küfür etmişim, o zaman nasıl benim facebooktan arkadaşım oluyorsunuz acaba? Oradan küfür etmiyor muyum size? Sadece burada mı etmişim yani?
                    İşte bu da sizin yalanınızın ispatı veya gördüğünüz hayallerin. Ya da o şahısa o kadar çok takmışsınız ki kafayı, başkalarıyla karıştırır olmuşsunuz.

                    Mahir Kaynak ise benim şahsen tanıdığım bir büyüğümdür, üstelik komşumdur. İsterseniz nerede oturduğunu da söyliyim Mahir Hocanın…

                    Neyse artık bu işin tadı kaçtı iyice, ben dediğiniz kişiysem Adminler engellesin yazmamı, olsun bitsin…

                    Cevapla

                    • Solmaz Türk Says:

                      omgorma,Bora Kılıç,küfürbaz adam;
                      Gerçektende kafan çalşmıyormuş senin,sayfanı görebilmek için facebooktan arkadaşın olmak gerekmiyor,sayfan herkese açık,engel koymamışsın, bir de ben teknoloji özürlüyüm sanıyordum kendimi.Mahir hocana da selam söyle,bir zamanların meşhur provakatör ajanı,öğrencilerini hadi boykot yapın arkanızda ben varım diye kışkırtan adam.68 kuşağı çok iyi tanır onu,MİT ajanı olmak ayıp değil ama provokatör ajan olmak utanç verici.

                    • omgorma Says:

                      Kendi kendinize yalanınızı ispatladınız hala konuşuyorsunuz, şimdi de Mahir Hocaya laf etmeye başladınız, hadi bakalım, sırada ne/kim var acaba, şu sayfanın linkini verin de buradaki arkadaşlar da görsün bakalım eğer görebilirlerse arkadaş listesinde olmadan, facebook burası gibi bir blog değil, bunu da karıştırdınız anlaşılan, teknoloji özürlüsü olduğunuzu da ispatladınız, teşekkürler.

                      Bu arada o sayfada gördüklerinizi de print screen ile painte kopyalayıp buraya resim olarak koyarsanız elinizde kanıt olur, çünkü sonradan sayfayı gizli hale getirdin diyeceğiniz garanti. Bahane çok çünkü.

                      Sanırım buradaki arkadaşlar da artık kimin yalan söylediğini anlamıştır, bundan sonra 7/24 laf etseniz bile ben sadece güler geçerim.
                      İyi günler, artık gidin başkasına çamur atın.
                      Ya da çamur atmayı bırakın, konuyla ilgili fikriniz varsa tartışmaya katılın…

                    • Solmaz Türk Says:

                      omgorma,Bora Kılıç,bakıyorum hala akıllanmamışsın,aynı kişi olduğumu ispatla bir daha buraya yazmam diyordun, ben dün sayfan herkese açık dedikten sonra facebook sayfanı kapatmışsın aynı kişi olduğun belli oldu daha nasıl ispatlayayım ?

                    • omgorma Says:

                      😉 güleceğimi söylemiştim.
                      Not: Birinin sayfasını 7/24 takip etmekle ne kadar saplantılı hale geldiğinizin farkında mısınız acaba? Üzücü bir durum…
                      Evet bu tartışma burada bitmiştir. Size de hayırlı günler diliyorum.

          • GrizzlyCub Says:

            Hukuk üstü bir yapı arıyorsanız ergenekona bakın arkadaşım.

            Cevapla

            • münif Says:

              Bu çok derin bir yorum olmuş, bravo. Rengini de belli etmişsin, ama derin yapı yeşil ergenekonla yer değiştireli çok oldu. Sadece içinde yer alanlar kabul etmiyor. Ben demiyorum, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar dahil ergenekon davasına başından beri destek veren kişiler (bile) bunu söylüyor. Bence zaman varken hatalar kabul edilse iyi olur. Battıkça batan bir yeşil ergenekon, elini çok açık ediyor.

              Cevapla

          • Kemal Says:

            Sevgili Münif,

            Cemaat’i çıkar kanaln Abdülkadir Aksu/Cemil Çiçek/Melih Gökçek ya da Ali Coşkun/Güldal Akşit/Nevzat Yalçıntaş ya da İhsan Arslan/Ömer Çelik/Hüseyin Çelik ya da menzil tarikatına bağlı eski sağlık bakanı ya da eski MHP kökenliler ya da Korkut Özal/Kemal Unakıtan/ … artık aklına kim gelirse kalanlar “yeşil ergenekon” değil de cemaat mi sadece “yeşil ergenekon”?

            Eğer 12 Eylül Amerikan destekli darbeyse ve ergenekon denen yapı bu darbeyi desteklemişse sonra da sentez ideolojisini iktidara taşımışsa bu yukarıdaki isimler 12 Eylül’ün Türkiye’deki taşıyıcıları değiller mi?

            Yapmayın, etmeyin. Bu işte usta, baba, amca falan yok. Soğuk savaş dönemi kurulan koalisyon, kökleri Abdülhamid ve İttihatçılara dayanan tek cümleyle ifade edilmesi gerekiyorsa “İttihatçı Sağ” olarak tanımlanabilecek anlayış Türkiye’yi 70 yıla yakındır yönetiyor.

            Önce bu tespitte anlaşıp, sonra neden sorunlarımıza bu anlayışın çözüm olamadığını tartışmamız daha uygun olmaz mı? Bu anlayış değişmedikçe demokratikleşme ve özgürleşme söz konusu olamıyor. Bu anlayış bugün “Demokrat olmak gerekir. Başka çare yok. Demokrat olunacak. Ol!” diyor ve devlet eliyle demokratlık da bu kadar oluyor. Balyoz’dan KCK’dan OdaTv’den içeride olanlar bu sakat bakışın neticesi…

            Dün haberlerde Silan Bebek KCK’dan içeri düşen annesine kavuşuyor. Bir ülke düşünün merkez medyasının prime time’da “sözde” terörist annesine kavuşan çocuğu haber yapıyor, ülkenin çoğu bu karşılaşmayı mutluluk içerisinde izliyor, doğru buluyor! Baştan terörist niye ilan ettin ki? Toplum vicdanına yediremeyeceğin şeyleri niye zorluyorsun? Devlet zoruyla demokratlık ancak bu kadar oluyor. Demokrat bir ülkede olsak birisini içeri alırken toplum baskısından korkan yargı taraflı davranmaz, birisi de içeriden çıkarsa toplum vicdanı rahatladı haberleri yapılmaz..

            Yarın Balyoz tutukluları çıkınca durum farksız mı olacak? Bülent Arınç bile “toplum vicdanı rahatladı Ergun Saygun’un tahliyesiyle” diyor…

            İttihatçı sağ akımlardan demokrat yaratmaya çalışanlar, bu anlayışın “bebekten katil” yaratan anlayışın ta kendisi olduğunu anladıklarında demokrasi ülkeye yerleşecek. Hrant’lar ölmeyecek, Balbay’lar ve Balyoz tutukluları serbest kalacak. Hanefi Avcı’ya devrimci denilmeyecek…

            Sevgiler.

            Cevapla

            • münif Says:

              Sevgili Kemal, “yeşil ergenekon”dan bugün kastedilen cemaatin hakim olduğu yargı ve kolluktaki yapı ile ona kamuoyu oluşturmaktan bitap düşen medya kanatıdır. Burada ittihatçılar iyidir diye bir lakırdı sarf etmedim. Bana neyin savunmasını yaptığınızı da anlamış değilim.

              Daha önce derin yapı yoktu da demedim. Zaten o yüzden ergenekon yerine derin yapı kullanmak bence daha doğru. Çünkü şimdi olduğu gibi daha önce de belirli ittifaklar söz konusuydu. Ayrıca daha birkaç gün önce Tuncay Güney’in kendisi bu koalisyonların ne kadar oynak olduğunu açık etti. Başka bir ülkede olsa, kendisinin söylediklerini medya iyice kurcalar ve dünya yerinden oynardı. Yanlış mı? Bu lafların Şamil Tayyar’ın lakırdıları üzerine edildiğini de hatırlatırım. Eğer sızan bir yapı arıyorsanız o zaman başımızı kuma gömmeden eğriye eğri, doğruya doğru diyelim ve adını koyalım.

              Yeşil ergenekon hoş bir laf değil. Ancak Ergenekon diye Şamil Tayyar gibi AKP’nin içine sızmaya çalışıyor diyenlerin, ya da MİT’in başındaki Hakan Fidan’a kadar bu işi uzatanların bir de aynaya bakmaları gerekir.

              Cevapla

              • Kemal Says:

                Sevgili Münif,

                Hitap sanaydı ama yazdıklarını belli ki tam anlayamadan ve de aslında daha genel bir okuyucuya yazmış olmam sanırım sizin tepkinize yol açtı ki haklısınız.

                Ama hassasiyetimin nedenini tekrarlama pahasına yazmak isterim. Yeşil Ergenekon, Ergenekon, Derin Yapı, Gladyo, Derin Devlet v.s. gibi kavramları birisi bir şekilde kullanıyor diğeri farklı bir kavram ya da grubu anlıyor ve sağırlar diyaloguna dönüyor.

                Şamil Tayyar denge siyaseti güdüyor. Cemaat – Ak Parti çekişmesinin, sizin de yazdığınız üzere eski Ergenkon’u kastederek, “onların sızmasından kaynaklandığını” yaymaya çalışıyor. Böylece Cemaat’in şimşeklerini Ak Parti’den uzaklaştırıp içlerine sızdığını iddia ettiği gölgelere yönlendiriyor. Suç Erdoğan’da değil onu kafese alan “Silivrideki” Ergenekoncular demeye getiriyor. İnandırıyor da belli bir kitleyi. İnsanlar şaşkın “Ne oldu da Tayyip Erdoğan bizi hedef alıyor ” diye sorguluyorlar.

                Son tahlilde Şamil Tayyar Ak Parti’nin merkezinde yer alan ve devletin uzun süredir yöneticisi olan ve adı artık her neyse 12 Eylül’ün de ürünü/yapıcısı/destekçisi olan kesimde yer alacaktır. Eğer Cemaat tasfiyesi hepten söz konusu olursa dengeyi bırakıp tasfiye edecek tarafa geçecektir.

                Ama bana göre Cemaat’in toptan tasfiyeisni konuşmak için henüz erken. Mecbur kalındığında yangında ilk sokağa atılacak olan sizin “yeşil ergenekon” dedikleriniz ilk tasfiye olacak olanlar. Nitekim oldular da. Görevden el çektirildiler. Medya kanadı kendisine yazacak yer, konuşacak televizyon bulamıyor. Cemaat genel merkezinin kendilerine sahip çıkmadığını da görüyorlar ve elleri kolları bağlı. Cemaat gönüllülerinden kendilerine yandaş devşirmekle meşguller şimdilik…

                Yukarıda yazmaya başaldığım ama sonunu getiremediğim hassasiyetim ise, tamam bu yeşiller cezalarını alsınlar ama arkasındaki derin ya da sığ herneyse devleti yıllardır yöneten yapı sıvışmasın aradan. Onlar da sürecin sorumlusu. Hatta asıl sorumlusu. Operasyonlarda maşalar mı bu maşaları tutup yönlendiren eller mi daha suçludur? O el maşayı şimdi tezgahın başına bıraktı, köfteleri yedi, arkasını döndü gidiyor. Maşaya dikkatimiz çekilecek ve kendisi arazi olacak gibi görünüyor.

                Şamil Tayyar, maşaya “Aslında bir yere gitmiyoruz, arkamızı döndük çünkü kötü adamlar şefi çağırdılar. Korkmayın şef o kötü adamlara uymaz” demeye getiriyor.Maşa olan biteni anlayıncaya kadar şef topuklayıp gidecek. Maşa da suçlu olarak “kötü adamları” görecek. Köfteyi şef yiyecek, maşa da doğru bulaşık makinesine temizlenmeye gönderilecek. Bizim yapmamız gereken (bence) maşayı bulaşık makinesine koyup, şefe “Hop kardeşim nereye gidiyorsun. Daha hesabı ödemedin” demeliyiz…

                Sanırım kastım daha iyii anlaşılmıştır.

                Sevgiler.

                Cevapla

                • münif Says:

                  Anladım. Teşekkürler. Anlaşamadığımız noktalardan biri şu: ilk tasfiye hareketinde ilk gidecek olan asla cemaat değil. Nitekim sözünü ettiğiniz tasfiye değil, daha az etkin görevlerde kızağa çekilmeleri. Tasfiye edilmek için Ergenekon gibi bir dava lazım.

                  İtirazınızı anlamakla birlikte katılmadığım bir diğer nokta da arada asıl eski derin yapı kaynamasın demeniz. Ne yazık ki bu yapıyla hesaplaşmak için tarihi bir fırsat vardı ancak bu, cemaat ve cemaate yakın kolluk ve yargıdaki gruplar ile sahte belge çetecilerinin ihtirasına kurban gitti. Bu davaları tamamen araçsallaştırarak kendi amaçları için insan tasfiye etmekte (ki asıl tasfiye budur) kullandılar. Bunun vebali bütün ağırlığıyla kendi omuzlarındadır. Ve bu yükü tarih ne yazık ki takipçilerinin de omzuna yükleyecektir. Ne kadar iz silmeye çalışılırsa çalışılsın, bunun vebali onlarındır. Bunu bana değil onlara anlatın. Bunu çok önceden düşüneceklerdi.

                  Bir başka katılmadığım nokta ise Erdoğan durup dururken niye bana döndü dediğiniz kitledir. Bir savcı, hem de artık katıksız bir şekilde özel yetkililerde ve HSYK’daki bu kadrolaşmanın (bunun için demokrat yargıyı okuyun) artık su götürmediği bir ortamda,
                  seçilmiş bir hükümetin politikasını beğenmediği için, hem de tam da seçilmiş hükümetin başbakanının ameliyat olacağı ana denk getirerek MİT başkanını böyle yargılamaya kalkarsa, cemaatin gazeteleri canhıraş bir şekilde özel yetkili mahkemeler kalkmasın diye çarşaf çarşaf yayınlarla bin bir türlü yalan ve hilebazlık yapıyorsa ve gün olur rüzgar dönerse olan budur.

                  12 Eylülü yapanlar Gülen gibilerin işbirliği olmasa bu kadar etkin olamazlardı. Etkinlikten kastım kaba kuvvet değildir, Kemal. Bu bağlamda ben, rüzgar nereden eserse oraya döner imasında bulunduğunuz sayın Şamil Tayyar’la Fethullah Gülen’in bizzat kendisi arasında kusura bakmayın zerre kadar fark göremiyorum. 28 Şubatta bile başörtüsü için didinen kadınları, mücadelelerinde yapayalnız bırakmıştır kendisi. Başörtüsü teferruat demiştir. Siz neden bahsediyorsunuz bilmiyorum, ancak aynı şeyden bahsetmediğimiz açık.

                  Ayrıca cemaatin adamları hangi medyada, nerede yer bulamıyormuş? TRT tamamen eski Samanyolu kadrosundan oluşmakta; Samanyolu televizyonları da var.

                  Kısacası, kesinlikle katılmıyorum sevgili Kemal. Bu geçmiş yapıyla hesaplaşamama vebali cemaatindir. Bu vebalin altından şimdi kalksalar bile uzun vadede kalkamayacaklardır. Siz ya fazla iyi niyetlisiniz ya da o kesime fazla cömert davranıyorsunuz.

                  Cevapla

                  • Kemal Says:

                    ;Ben sanırım anlaşamadığımız noktayı anladım.

                    “…Bu davaları tamamen araçsallaştırarak kendi amaçları için insan tasfiye etmekte (ki asıl tasfiye budur) kullandılar. Bunun vebali bütün ağırlığıyla kendi omuzlarındadır. ..”

                    Bu cümlede saklı anlaşılmamız.

                    Ben diyorum ki derin Yapı da A+B+C1+C2 vardı.

                    A : Veli Küçük’te sembolleşmişl olan ve bugün Silivri’de yargılananların bir kısmı
                    B:: Sentezciler ki bunlar Ak Parti’nin kuruluşunda da yer almış olan, aralarında güvenlik bürokrasisinden insanların olduğu, Ak Parti hükümetinin etkili isimleri, sermaye çevreleri v.s. (12 Eylül’ün ANAP’la iktidara getirdikleri ki yukarıda çok sayıda isim saydım)
                    C1: Cemaatin “aktif gücü” olan, onların yargı ve güvenlik bürokrasisindeki kısımları (ki Önder Ayraç ve Emre Uslu da bu kümede
                    C2: Cemaatin “pasif gücü” destekçileri, olanı biteni izleyenleri ve Amerika karargahı -elleri fiilen kirli olmayanlar

                    B+C1+C2 kalktı A’yı tasfiyeye başladı (Ergenekon’un ilk başları

                    Bunların arasına bir de Z’leri kattı (ki bu sizin, C1 ve C2’nin kendi amaçları için tasfiye etmeye başladıkları diye kastettiklerinizi de kapsıyor (Türkan Saylan v.b.), bir de sizin eski ergenekon kalıntıları dedikleriniz arasında susurlukçu olmayıp da vesayetçi olduğunu düşündüklerinizi (Çetin Doğan ve diğer Balyoz mahkumlarını)…(bilmiyorum siz bu ikincileri vesayetçi olarak adlandırıyor musunuz çok d emin değilim okuduklarımdan. Doğru anlamış mıyım?). Neyse ben devam edeyim…

                    Benim modelime göre B (ki asıl gücün sahibi, iktidarın sahibi, devletin geri kalanını da -yargı, güvenlik bürokrasisi ve sermayenin bir kısmı diyelim- kendisinin muteber olduğuna ikna etti) ve C1+C2’ye “Siz bütün bu hukukdışı işlerden sorumlu olanlarsınız” demeye başladı.

                    Öngörüm şu:

                    C2 dönecek C1’e diyecek ki “Asıl suçlu sensin. Faturayı öde”.

                    C1 elindeki bilgi ve belgelerden C2+B’yi sıkıştırmaya çalışacak.

                    Bu çatışma sırasında oluşturulacak olan kamuoyu C1’e karşı oluşturulacak ve insanların geneli “Bak sen. Meğer bu C1 miş bu işin sorumlusu. C2 + B fark etti ve onları da ait oldukları yere bulaşık makinesine gönderiyor.”

                    Benim istediğim ise tüm toplumun A+B+C1+C2 ‘nin aslında tamamen kardeş olduğunu ve İttihatçı Sağ dediğim anlayışın ürünü olduğunu farkederek, yaşanan toplumsal sorunların bu İttihatçı Sağ bakışıyla çözümünün imkansızlığını farkeder önce siyaseten eş zamanlı olarak da hukuken bu dörtlü kurguyu bulaşık makinesine göndermesi.

                    Sizin modelde ise B diye bir şey yok gördüğüm kadarıyla…

                    Halbuki B İttihatçı Sağ’ın yani soğuk savaş koalisyonu olarak ülkeye egemen olan anlayışın bel kemiği…

                    28 Şubat döneminde bu yapı kısa süre sarsılmıştı, A + C1+C2 sürecin ilk başlarında Z diye ifade edilebilecek olanların (ki anlık olarak gücü ele geçirmişlerdi) B’yi tasfiye ye kalktı.

                    Ardından Z denilecekler A+C1+C2’ye dönüp onları da hedef yapınca C2 Amerika’ya gitmek ve kabuğuna çekilmek durumunda kaldı…

                    2000’lerin başın da A+C1+C2 ve B tekrar bir araya geldi. Amerikan elçiliğinden birilerinin bu sağ koalisyona Namık Kemal Zeybeği’de davet ettiğini kendi açıklamalarından biliyoruz. Yani bu koalisyonu Amerika ve Avrupa da destekledi.

                    Ergenekon ise Susurluktan bu yana halkın dilinde olan ama bir türlü açığa çıkarılamayan A’ya yöneldi. Bu da elbette hem genel kamuoyundan hem de dışarıdan destek gördü. Zamanla Z’nin hatta Z’yle sadece dirsek teması olanların (Türkan Saylan v.s.) dahil edilmesiyle kamuoyu desteği azaldı. Hukuksuzlukların ayyuka çıkmasıyla artık eser miktara düştü.

                    Şimdi birisi daha hesap ödeyecek bu hukuksuzluklardan dolayı. Hiç bir şey unutulmuyor. Unutulmadıkça da rahatlama olmuyr. Böyle durumlarda işte eli en kirli C1 yangında ilk atılacak muamelesi görüyor. Benim itirazım buna. Bence bu süreçte (hatta son 70 yılda) asıl sorumlu olanlar B. Bunlarla hesaplaşmadan geçmişle hesaplaşma olmayacaktır.

                    Sevgiler.

                    Cevapla

                    • münif Says:

                      Sevgili Kemal, ben yine de katılmıyorum, çünkü B ile hesaplaşma şansını C (topluca C)
                      yok etti. Asıl suçlu kim diye bakarsanız çıkamazsınız işin içinden; ayrıca bir tarafa gelince unutalım öbür tarafa gelince de unutmayalım diye bir şey yok. B de statik değil ki, sürekli değişiyor.

                      Bu hesap ödenmek zorunda o hukuksuzluklardan dolayı ve bunun temiz yapılabilmesinin en önemli yolu C’nin *hukuk* (ama şimdiki gibi keyfi değil, ciddi hukuk) yoluyla ancak ciddi ve *hukuksuzlukları* araştırılarak ve uydurulmadan, günah keçisine dönüştürülmeden yaptığı görüntüsü veren ve canhıraş savunduğu görülen gayrihukuki uygulamalarına ayna tutulabilmesi. Ancak ve ancak, onların kendilerini koruma refleksiyle sürekli hile ve hukuk cinayetlerine sebebiyet vermeleri temizlendikten,
                      yargı içindeki ittihatçı yapı da bir düzene konarak hukuk karşısında temiz bir süreç açılabilir. Bu yangına atmak değil, ahlaksızlıkların hesabının verilmesi gerektiğidir.

                      Mesele çok basit. Ama kimsenin işine gelmeyecektir.

                    • Kemal Says:

                      Sevgili münif,

                      Genelde katılıyorum yazdıklarınıza. Ama:

                      “…, ben yine de katılmıyorum, çünkü B ile hesaplaşma şansını C (topluca C)
                      yok etti…”

                      noktası bir önceki yorumumda dile getirdiğim anlayış farkımızdan kaynaklı.

                      Bana göre B ile hesaplaşma şansı yoktu. B Ak Parti iktidarıyla birlikte iktidara zaten yerleşmişti. Yani hep operasyonları C’ye yaptırıyor ama kararları kendisi veriyordu. Bu B dediklerimi isimlendirecek olursam eski Yeniden Milli Mücadeleciler, Aydınlar Ocağı ve Sentezciler, İlim Yayma Vakfı, 12 Eylül MGKsının Toplumla İlişkiler Başkanlığı…Bu kesimlerin bugün halen aktif olan isimlerini altalta yazarsanız ki yukarıda dile getiriyorum Ak Parti karşınıza çıkacak…

                      Size bir şey söyleyeyim mi, Balyoz/Ergenekon/OdaTv değil de 28 Şubat soruştumasına bakacak olursanız o davadan (geçen yıl) içeri alınan eski TSK mensuplarının arasında 12 Eylül sonrası devletin cemaatleri yönetmesinde rol almış olan isimleri göreceksiniz. Ki bu isimler de benim modelimde aslında B’nin içerisinde yer alıyor (12 Eylül’ün sentezcileri yani).

                      Demem o ki, C, B’yle hesaplaşmanın önünde engel değil, hatta ironik bir şekilde başlatıcısı da denilebilir.

                      Ama bu noktadan çok emin değilim. Çünkü söz konusu isimleri (geçen yıl içeri alınanları yani) rahmetli Hablemitoğlu “cemaatçi” olarak adlandırıyordu. Benim tahminim 12 Eylül’ün devleti içerisinde yer alıp da C ile ilişki kurduklarından böyle diyor olması. Yani bu tanımlamasında rahmetli bence yanılıyordu. Eğer yanılmıyorsa o zaman benim bu söylediğim yanlış. Yani C, B’yle 28 Şubat soruşturmasını kullanarak hesaplaşmıyor. Aksi halde ise model çalışıyor demektir…

                      Hangi durumun doğru olduğunu nasıl anlarız?

                      Eğer sayın Başbakan özellikle geçen yıl içeri alınan 28 Şubat davasındaki emekli askerleri de koruması altına almaya başlarsa benim modelin doğruluğuna yönelik bir destek daha ortaya çıkar. Ama bu durumu yani “Milli Görüşü yıkan TSK’lıları korumaya alması” “görüntüsünü” tabanına nasıl anlatır bilemiyorum. Bayağı dans etmesi gerekecektir…

                      Sevgiler.

                    • münif Says:

                      Lütfen bunu yayımlayın:

                      Anlıyorum, ama hala katılmıyorum. Herşeyden önce “C” bu davalarla hesaplaşmayı başlatıyormuş gibi yaptı; başlatmadı. Arada çok büyük fark var, doğru koyalım lütfen adını. Bu “mış” gibi yapmak durumuna gelirsek de bu tür davaları utanmazca araçsallaştırarak bütün davalara olan inancı yok etti yaptıkları hukuksuzluklar. Bu, bundan sonra haklı olarak görülebilecek davalara da öyle bir gölge düşürdü ki, bundan sonraki davalara inanç bile olması için C’nin içinde bu işleri yapanlar varsa ve destekleyenlerinin yargılanması şarttır. Ayrıca, Hrant Dink cinayetini araçsallaştırmak da bir ahlaksızlıktır ve bunu sembolik bir sermaye olarak adına itibar katmak adına kullandığı görüntüsü verdiği noktalar çok oldu cemaatin. Ve kusura bakmayın, ben sizin gibi onları aklamaya hiç niyetli değilim.

                      Bu davaların görülmesinin önündeki en önemli engeldir: yalanlar yazdılar, insanların yatak odalarına, eşlerine, kardeşlerine, çocuklarına, herşeylerine kadar linç kampanyası yaptılar, bununla kalmayıp bunları davalarda kullandılar. Siz neden bahsediyorsunuz Allah aşkına? Karayılan hükümetle konuşurken aramıza bir sivil toplum örgütü girdi dedi, sonra kitlesel tutuklamalar başladı. Kusura bakmayın, ama Türkiye’yi yanıltmacalarla yalanlara dolu ve gergin bir devreye soktular.

                      Bugün her davanın hile ve yalanla, uydurma delillerle dolu olmasının ardında bizzat Cemaat vardır. Olmasalardı bu kadar savunmazlardı. Ve bu işi içeriden bilen kişiler de cemaati işaret etmezlerdi, Ali Bayramoğlu gibi. Ve bu vebal bütün ağırlığıyla cemaatin omuzlarındadır. Bunu istediğiniz kadar hafifletmeye çalışın, bugün artık hiçbirşeye güvenemiyorsak, ardında bu insanlar var. Bundan sonra herhangi bir davanın şeffaf bir şekilde görülebilmesi için sürekli yalanlar üreterek işleri kendi lehlerine çevirmeye çalışıcı hamleleri önlemek ve davaların itibarı için hukuka itibarını iade etmek gerekir. Bu da şu demek oluyor: hesaplaşmanın önündeki en büyük engel onlardır.

                      Bunun dışında 28 Şubata gelince: şeklen çok korkunç ve kokmuş bir uygulama idi. Ancak diğer darbelerle aynı kefeye koyamazsınız. Yürürlüğe giriş farkı farklıdır. Bu tabii ki olanları daha az kötü yapmaz. Ancak şeklen farklı yapar. Sizin dediğiniz modelin olması için bir tek o saydığınız sebep bence geçerli değildir; ben daha binlerce sebep sayabilirim. En başta da şu geliyor: bu kadar ahlaksızca ve haksızca masum insanları içeri tıktıktan sonra, asıl toplumsal uzlaşma arama adına gerçekten de belki yargılanması gerekebilecek hukuksuzluklar yargılanamaz hale gelebilir mesela. Ben anlaşabileceğimizi sanmıyorum bu konuda, önemli de değil. Ancak şu kadarını söyleyeyim, cemaati aklamaya ben o kadar da meraklı değilim. Kendileri düşüneceklerdi. İçlerinden bazılarının yaptığı ve destek olduğu anlaşılan şeyler yüzünden hareketin parçası olan belki de alakasız kişiler de zan altında kalacaktır. Ancak o kişiler de ses çıkarmıyorlarsa, olan biten zulümleri gördükleri halde konuşmuyorlarsa, bu sorumluluk artık onlara da aittir. Herhangi bir yapıyla hesaplaşmayı cemaat bizzat önlemiş, kendi çıkarlarına yontmaya kalkmıştır.

                    • Kemal Says:

                      Sevgili Münif,

                      En azından bir noktada anlaşalım;

                      “…ben sizin gibi onları aklamaya hiç niyetli değilim…”

                      derken benim pozisyonumu doğru yansıtmamış oluyorsunuz.

                      Ben kimseyi aklamıyorum. Eski yazılarıma bakarsanız hiç bir zaman da böyle bir çaba içerisine girmediğimi göreceksiniz.

                      Ben sizin de dile getirdiğiniz gibi

                      “…Ve bu işi içeriden bilen kişiler de cemaati işaret etmezlerdi,..”

                      cümlesinde özne olan kişilerin, yani o işaret parmağına sahip kişilerin (İÇERİDEN bilen) aslında hukuksuzluklar da cemaatten -bence- daha fazla payı olduğunu görelim diyorum. Yani bu sürecin siyasi ve medya desteğini kapsamlı ve kimseyi dışarıda bırakmayacak bir şekilde ortaya çıkaralım.

                      Bana göre şu anda yapılmaya çalışılan, birilerini işaret ederek, suçluların bir kısmının kendisini temize çıkarma gayretleri.

                      Benim pozisyonum bu birileri sıvışmasın. Olan bitenden gayet onlarda sorumlular. Bugün suçluların bir kısmını işaret ediyor olmaları bu duruu değiştirmemeli. Maşalar mı yoksa onları tutan kol mu ya da beyin mi derseniz benim tercihim maşa olmayacaktır…

                      Bir diğer pozisyonum ise -ki bunda sanırım siz de hem fikirsiniz- maşalar da kol da, beyin de hukuk önünde hesap verirken, onların yaptıklarına benzer hukuksuzluklar yapılmamalı. Kişilik katli, özel hayat ifşası, sahte deliller, delilsiz gözaltılar v.s. gibi.

                      Hoş ne kadar iyimseriz. Sanki herşey bitmiş, hukuk düzeni hakim olmuş, suçlular yargılanıyor, suçsuzlar serbest kalmış gibi güzel güzel yazışıyoruz. Önce bir suçsuzlar serbest kalsın, sonra asıl suçluların kim olduğuna dair daha detaylı yazışalım derim. 🙂

                      Sevgiler.

                    • münif Says:

                      Sevgili Kemal,

                      Tabii haklısınız, size aklamaya çalışıyorsunuz demiştim ancak bunu daha önceki iyi niyetli ve belki de cömertliğinizden kaynaklanan sebebe bağladığımı sandığım için daha rahatlıkla bu sözleri etmiştim. Yani aklamaya çalışmak kötü niyetle değil siz (bana göre belki de biraz fazla) iyi niyetle yaklaşıyorsunuz diye düşündüğüm içindi. Ben belki de cemaatten birilerini tanıdığınızı ve empati yaptığınızı düşündüm. Ki cemaatten birilerini sanırım herkes tanıyordur. Demeye çalıştığım ama, artık onların da empati yapma vaktinin geldiğidir. Yapmıyorlarsa, büyük bir insanlık ayıbından onlar da sorumluluk alıyor demektir. Bu geçmişte onlar da hedef olmadılar anlamına gelmiyor. Yani aklamaya çalışmaktan kastım bu idi. Eleştirinizi susturmak adına sarf edilmiş lakırdı da değildi, onu da belirteyim. O belirli bir duruşa yöneltilmiş bir eleştiri idi. Ancak haklısınız
                      bunu daha fazla açmalıydım.

                      Diğer taraftan, aslında ne sizin ne de benim dedektiflik oynamamıza gerek yok ki? Kim gerçek suçlu diye neden biz, vatandaşlar, yanıt arıyoruz? İşte sakatlık burada. Bu iş için eğitilmiş insanlar var, bu işin profesyonel kadrosu var. Onlar kendileri bu suçluları aramalılar. Ancak bu tür davalar kamuoyunun desteğini almak için yapıldığından,
                      bu iş için türlü düzenbazlıkların yapıldığının göze çarptığı bir yerde herkes gerçek suçluları arar oldu. İşte ben de diyorum ki, bu sakatlık yeni değil, ancak eriştiği bu boyut yeni. Bu skalada hiç olmamıştı, belki teknoloji olsaydı daha önce olurdu, ama şu aşamada gelinen noktada teknoloji kullanıldığı için iş buraya vardı. Yani bu sakatlığın en başta giderilmesi lazım. Ancak ondan sonra hukuka biraz daha inancımız tazelenebilir. Bu, yargı başkalarının eline geçsin demek değil. Bu, sağlıklı soruşturmalar yapılsın, delil üretilmesin, varsa o çıkarılsın demek. Hepsi bu. Bu olduğu takdirde ne bu bloga gerek kalır ne de başkalarına, ne de sizin ve benim kalem oynatmamıza. Benim açımdan durum budur: hukukun ve profesyonel kadronun itibarının, yani güvenirliğinin restore edilmesi.

                    • Kemal Says:

                      Sevgili münif,

                      Teşekkürler açıklama için.

                      Bu yazdıklarınıza tamamen katılıyorum.

                      Devlet içerisinde bizim vergilerimizle maaş alan ve suç önleme amacı güden birileri bizzat devletin şemsiyesi altında bu tezgahı yaptılar. Eskiden cepte esrar yakalar karakolda bir temiz döverlerdi, şimdi dijital delil üzerinden cezalandırıyorlar. Ve bu işi organize bir şekilde yapıyorlar. Devletin bununla yaşaması bu çağda kolay değil. Temize çıkması lazım. Kiri pası atması gerekiyor.

                      Hem kiri hem de pası. 🙂

                      Sevgiler.

                    • münif Says:

                      Teşekkür ederim. Benim bu bağlamda ekleyebileceğim tek şey, o itibarın iade edilebilmesi için o “yeşil ergenekon” denen yapının, kazanmış olduğu gücü elinde tutabilmek adına habire yeni projeler üretip yepyeni “zihni sinir” davaları piyasaya sürmesi süreci sonlandırılmalıdır. Ben bu yüzden de şu anda adaletin önündeki en önemli engeli onların bu hesapları olduğunu söylüyorum. Bunun için öncelikle sahte belge çetecilerinin üzerine gidilmeli gerisi zaten çorap söküğü gibi gelecektir. Yoksa ne kiri ne pası savunacak durum yoktur. Saygılarımla.

                • omgorma Says:

                  Bir soru: Siz de mi bütün bu ergenekon, balyoz vs operasyonlarının arkasında ABD var diyenlerdensiniz? Cevabınız evet olursa ona göre yorum yapacağım.

                  Cevapla

                  • Kemal Says:

                    Arkasında değil de yanında diye düşünüyorum. Çok sayıda Amerikalı uzmanın Ankara’da çalışmakta olduğunu sanırım Yavuz Donat dillendirmişti…

                    Ama Balyoz davasındaki hukuksuluklar kadar emin değilim. Siyasi ve mantıki yorumum bu yönde…

                    Cevapla

                    • omgorma Says:

                      Yani arkasında başka bir ülke mi var demek oluyor bu?
                      Belki de arkasında İngiltere vardır, çünkü Zekeriya Öz’ün ergenekon davasını başlatmadan önce İngiliz savcılarıyla görüştüğü söylenmişti. Her zamanki gibi yine İngilizler beyin takımı, ABD uygulayıcı olmuş denebilir bu durumda.

    • omgorma Says:

      O gün geldiğinde, kaçınılmaz bir şekilde önce Ak Parti sonra da Cemaat bu davadaki sahtekarlıkları yapanların emniyet-mit ve TSK gibi güvenlik bürokraside örgütlü bir çetenin yaptığını, onların ise kendileriyle bağı olmadığını iddia edecektir.

      Bu dediğini AKP yapabilir ama cemaat böyle bir şey yapmayacaktır…

      Cevapla

      • Kemal Says:

        Merhaba Omgorma,

        Elbette emin olamam ama geçtiğimiz süreç içerisinde Ekrem Dumanlı’dan başlayarak bu söz dillendirilmeye de başladı. Aklın yolu birdir.

        Sevgiler.

        Cevapla

        • Solmaz Türk Says:

          Kemal bey;
          boraxin denilen adam yine kimlik değiştirmiş bu sefer omgorma adıyla yorum yapıyor.Bu arada küfürbaz adam hala akıllanmadı kişisel sayfasında yaptığı yorumun aynısını buraya da yazdığı için açık veriyor.

          Cevapla

          • omgorma Says:

            Benim kişisel sayfam yok, gösterin aynı yorumu, linkini verin veya copy paste yapın, ben bir daha buraya yazmam, gösteremezseniz aynısını siz de yapın…

            Cevapla

            • Solmaz Türk Says:

              omgorma,ya da Bora Kılıç;bu arada facebook sayfandaki yorumlarını silmişsin,eğer silmeseydin Bora kılıç olmadığını ispatlamış olurdun ama o küçük beynin fazla çalışmadığı için acilen temizlemişsin sayfandan.”küçük beyin demenin hakarete girmediği için kullanıyorum,bakınız M,Baransu’nun açtığı dava”

              Cevapla

              • omgorma Says:

                Olmayan şeyi silmiş olduk, çok klasik bir bahane. Benim facebook sayfam yok. Size iyi hayal görmeler…

                Cevapla

          • Kemal Says:

            Sevgili Solmaz Türk,

            🙂

            Teşekkürler. Eskisi kadar takip edemeyince benim gözümden kaçıyor. Ama sizin belli ki sağlam bir radarınız var.

            Ama fark etmez. Ha ihtimal, Ha borxin ha omgorma. Satır aralarından okuyorum ben de omgorma arkadaşın balansının cemaatten yana doğru olduğunu. Ama yazılarımı ona değil her okuyana yazıyorum.

            Cemaat konusunda ben oldukça naif bakıyorum ve iyimserim. Toplumun çoğunun ülkenin yararından yana olduğunu düşünüyorum. Elbette angajmanlar özgür düşünceyi kovuyor. Ama elimden geldiğince önyargılı bakmıyorum ya da bakmamaya çalışıyorum. Cemaat okullarından yetişenlerin gerek seküler hayat biçimine gerekse akılcı karar verme alışkanlıklarına çok yakın durduklarını düşünüyorum.

            Sorun zaten cemaat içerisindeki öğrenci, meslek sahibi v.s. gibi kişilerden kaynaklanmıyor. Sırtlarını bu nitelikli kesimlere dayayıp devlet içerisinde özellikl güvenlik bürokrasisi içerisinde yer bulup, yükselmenin tek yolu olarak da bu yapının beklentilerini karşılamak olduğunu düşünen ve yaptıklarının sonucunda haksızlığa uğrayan kişileri hiçe sayan kişilerden kaynaklanıyor.

            Ama aldıkları eğitim, değişen dünya, bilgiye hızlı erişim gibi faktörler onların da dönüşerek hızlı bir şekilde demokrasiye sahip çıkmalarını sağlayacaktır. Hukuk herkese gerekiyor. Demokrasi herkese gerekiyor. Bugün göremeyenler yarın görecek. Buna Etyen Mahçupyan da dahil..

            Emre Uslu’nun Önder Aytaç’ın işten atılması sonrasında yazdığı yazının altındaki yorumumda da dediğim gibi cemaat bu sürecin mağdurlarından. Onlar en az yarayla kurtulmak için “safraları” atacaktır. Yukarıda dediğim gibi “Biz görmedik, duymadık, bilmiyoruz” diyeceklerdir. Aklın yolu bu. Olan süreç içerisindeki ellerini temizleyemeyecek kadar kirletenlere olacaktır.

            Beni en çok rahatsız edecek olan ise o gün geldiğinde bu operasyona siyasi destek veren ve medya desteği sağlayanların temize çıkması olacak. Bu yazdıklarım o gün için kendime düştüğüm notlar. Umarım birileri hesabını ödemeden ya da sadece birilerine hsabbı ödedip sofradan sıvışamaz. Bizlerin bunu hatırlatmamız gerekiyor. Ki tekrarlanmasın. 12 Eylül öncesi ve sonrasının hesabı ödenmedi. Sivas’ı Bugün/Zaman v.s. gazeteleri PKK’ya ödetmeye kalktı tutturamadı. Balyoz’u, OdaTV’yi v.s. bakalım kime yamanmaya çalışılacak..

            Sevgiler.

            Cevapla

            • omgorma Says:

              Doğru demişsin, kimin kim oldugunun önemi yok burada. Zaten bunu tam olarak tespit etme imkanı da yok, kimsenin de kim oldugunu ispatlamak gibi bir zorunluluğu da yok, neyse…

              Cemaatten yana demişsin balansım için, şöyle söyliyim. Ben Türkiye Cumhuriyeti için iyi, faydalı işler yapan her kesimi, oluşumu vs desteklerim ama aynı şekilde de tersini yapanlara karşı gelirim. Cemaatin sadece Türkçe Olimpiyatları bile Türkiye için çok büyük bir hizmettir; bunu aklı, mantığı olan en azılı cemaat düşmanı bile inkar edemez herhalde…İnkar edeni de patolojik vakadır diye dikkate almam zaten.

              Cevapla

              • Kemal Says:

                Bence Hizmet Hareketinin en büyük hizmeti çevrede yer alan fakir çocukların iyi bir eğitim alarak merkezde sorun yaratabilecek radikal islami akımlara savrulmalarını engellemiş olmasıdır.

                Bir kaç kere yazmıştım. Pakistan’da şeyh medrese açıyor, bizim tarikat lideri bilim teknik dergisiyle Sızıp, Fen Lisesi açıyor. Bunun değerini aslında bilmeliyiz diye…

                Ama şu da açık ki bu gençler henüz edindikleri analitik eğitimin hakkını verip özgürleşemiyorlar. Beyinler yeterince keskinleştirilmemiş ve belli ki körleştirilmiş.

                Belki yazdım belki yazmadım daha önce ama bir dönem ciddi miktarda risalelere sarmıştım. Yazılan risalelerin Ahmedilerin Islamic Review – Sunrise vs. gibi dergileriyle çok fazla örtüştüğünü hani kimi kısımlarının birebir tercümesi olduğunu görmüştüm.

                Hoş risaleler kimilerinin iddiası gibi elbette “ilham” değil, en fazla Said-i Nursi’nin arasıra kendisinin de yazdığı gibi ona “yazdırıldı”. Neyse demek istediğim, bir yerden bilgi edinirsin ve o konuda yazarsın. Yani insan öğrendiklerinden yola çıkarak yargıda bulunur. Ben senin bildiklerini bilsem senin gibi düşünürdüm, sen de benim bildiklerimi bilsen benim gibi düşünürdün özetle.

                Tabiat risalesiydi, meyveydi falan çoğunun izini ana hatlarıyla 20.yy başında İngiltere de yayınlanan yukarıdaki dergilerde görmek mümkün. Hele Ecnebi filozoflar üzerine olanı satır satır bulabiliyorsun. Neyse sadede geleyim, elbette bir dönem Türkiye’de yayınlanan Sebillürreşad’da söz konusu makalelerin çevirilerinin yayınlanması ve Said-i Nursi’nin oralardan okuyup “risale” olarak yazması mümkün. Ama asıl sorun risalelerle yatıp risalelerle kalkan koca altın neslin değil de arada bir dönem meraktan takılan benim gibi birisinin “Bu işin kaynağı ne ola ki acaba” diye sorgulaması üzerine böyle bir bilgiye erişmiş olmam. Altın nesil uyuyor mu? Kaynak ne acaba diye neden sorgulamıyor…

                Yani yetiştirilen bu çocuklar sorgulamayı bilselerdi şimdiye bu bilgi topluma malolmuş bizlerde artık risaleleri, cemaatleri falan tartışmazdık. Yüzlerce evde şu an bile birileri daha nitelikli eserlerden yararlanmaya çalışırdı, falan falan. Bu sorgulama kültüründen yoksunluk nedeniyle bir kaynaktan akan bilgilerle yönlendirilip, bugün gelinen nokta da “Yahu neler oluyor” diye sorabiliyor..

                Komik olan Ahmediler üzerinde ciddi bir “İngilzi ajanlığı” yaftası var ki, hani okuduklarımdan bunu destekelyecek çok sayıda şey çıkardığımı da eklemem mümkün. Ama ben gene de iyi niyetimle, kıskananların iddiaları, hoşgörü-tolerans ve dinler arası diyalog felsefeleri diye bunların hepsi yakıştırma diyorum. Son olarak, Ahmediler tüm dünyada eğitim ve tiacaret üzerinden yaygınlaşmış, Ghulam Ahmed’i mehdi ve mesih ilan ettiklerinden Pakistan’da İslamdışı ilan edilmiş bir cemaat. Siyasal İslam ya da daha farklı sufi tarikatlara bakacak olursak “nurculuk” ta bu Ahmedilerden hallice…Şimdi merak ettim Ahmediler acaba Urdu Olimpiyatları var mıdır? 🙂 (Hiç duymadım yoktur herhalde.)

                Sevgiler.

                Neyse sevgiler.

                Cevapla

                • Kemal Says:

                  Bu arada olası bir yanlış anlamayı düzeltmek isterim. Eski yazılarımı bilmeyen arkadaşlar

                  “..bir dönem ciddi miktarda risalelere sarmıştım…” cümlesini farklı yorumlayabilirler.

                  Balyoz davasıyla birlikte bu merak ortaya çıktı. “Kimdir bu kişiler, neler okuyorlar” v.s. derken risaleleri okumaya başlamıştım.

                  Tabii o zaman da ilk aklıma gelen peki bu risalelerin kaynakları neler olmuştu. Bir sürü isim geçiyor, alıntılar v.s. derken gördüm ki, kaynaklardan en az birisi Ahmediler’İn (Kadıyanilerin) İngiltere’de çıkan Islamic Review dergisi. Daha doğrusu o cemaate bağlı yayınlar yapan benzeri bir kaç dergi (Sunrise falan gibi). Türkiye’de ise bu dergidne çeviriler Sebilürreşad tarafından yayınlanıyordu. Said-i Nursi’nin İngilizce bildiğine dair bir bilgi yok. Sadece çevresinde Hint müslümanları olduğu ve ziyaret ettiklerine dair bir kaç anektod söz konusu. Yani bu yazılarını yazarken Sebillürreşad’dan mı yoksa Hintlilerden mi “ilham aldı” tam bilemiyorum. Daha fazla okudukça daha fazla şey görüyorum ama an itibariyle bu kadar bu konuda yazabileceklerim.

                  Neyse, demem o ki, Nur talebesi hiç bir zaman da olmadım. 🙂

                  Yazılarımı okurken tavsiyem öyle bir gözle bakmadan okumanız. Yoksa kimi ifade yanlışlarımdan dolayı maksadını çok aşacak yanlış anlaşılmalar olabilecektir..

                  Sevgiler.

                  Cevapla

              • Kemal Says:

                Bence Hizmet Hareketinin en büyük hizmeti çevrede yer alan fakir çocukların iyi bir eğitim alarak merkezde sorun yaratabilecek radikal islami akımlara savrulmalarını engellemiş olmasıdır.

                demişim ya bunu da azıcık geliştirmek mümkün.

                Şimdiki kavganın temelinde çevrede eğitilen bu çocuklar artık merkezde yer alamk istiyor. Ama merkez buna pek sıcak bakmıyor. Kendi çocukları da var çünkü…

                Gerginlik biraz da bundan kaynaklanıyor. Üstelik merkez HH’ye bu görevi sorun çıkarmasınlar diye vermişti. Gelip sonra kendi yerlerine yerleşsin diye değil. Elbette devşirmelere kapılar açık. Eyüp Can gibi…

                Cevapla

                • GrizzlyCub Says:

                  Amerika’da konuştuğum Cemaat mensubu bir okul müdürüne “Türkiye’de neler oluyor görüyor musun” diye sorduğumda çok çarpıcı bir cevap almıştım. “Benim şu aralar tek gündemim F-CAT sınavında okulumun alacağı başarı. Zira bu başarı beni bulunduğum eyalette bir numaralı okul yapabilir. Bu başarı, benim burada yeni okullar açmam demek. Bu yeni insanlara ulaşmam demek. Bu da çevreleriyle birlikte ortalama 5000 Amerikalıya ‘Müslümanlar terörist değil aralarında çok iyi insanlar var’ gerçeğini göstermek demek” dedikten sonra bana dönüp “Hocam sizce benim okulun F-CAT testinden alacağı yüksek puan mı daha önemli yoksa Türkiye’de her zaman yapılan kısır tartışmalar mı” diye sordu.

                  Emrullah Uslu’nun bir yazısından alıntı

                  Cevapla

        • GrizzlyCub Says:

          Ekrem Dumanlı taktik strateji uygulamıştır.

          Cevapla

          • Kemal Says:

            Önder Aytaç’ın cevabı çok sert oldu. Anlaşılan o da fark edememiş taktik stratejiyi. 🙂

            Ama kastın “preemtive strike” ise haklısın. Yarın bir gün “Ben o zaman da yazmıştım” diyebileceği bir referansı oldu …

            Sevgiler

            Cevapla

            • GrizzlyCub Says:

              Önder Aytaç onunla konuşmadan yazmamıştır zaten. Onlar birbirinden habersiz iş yapmaz.

              Cevapla

              • Kemal Says:

                Bu iddialı olmuş. Destekleyecek bir bilginiz varsa paylaşırsanız mutlu olurum.

                Benim gördüğüm süreç Önder Aytaç’a yakın ekibin Cemaat’ten destek bulamadığı, Fethullah Hoca’nın rakiplerinin Cemaat içerisinden ona karşı bir şeyler pişirdiğini yayarak Hoca’nın kendilerine olan ilgisini kesmesinin önünü kesmeye çalışıyorlar.

                Bunu da açıktan yapıyorlar.

                2009 Haziran’ın da Islak İmza metninin ardından Erdoğan’a (ki o dönem gene devlet üst kademesi uzlaşmış Kürt sorununu çözmeye başlamışlardı) “Senin uzlaştıkların bak senin altını oyuyorlar. Gerçek dostun biziz” yazmışlardı gene açıktan…

                O zaman tutmuştu. Şimdi tutar mı? Daha doğrusu Pensilvanya’dan da benzeri tepki gelir mi soru işareti. Zaman gösterecek elbette…

                Bu arada bir-iki gün önce Mehmet Baransu katıldığı bir radyo röportajında kelimelerin ne çağrıştırdığının sorulduğu kısım da “Pensilvanya” kelimesinin ” Derin devletin öteki yüzü” deyip ardından “Fethullah Gülen anlaşılmasın bu durumda” diye ekledi…

                Başka ne anlaşılır bilemiyorum…

                Acaba bir bilinç altının açığa çıkması mı yoksa bilinçli bir mesaj mı ya da gerçekten Pensilvanya’da derin devletin bir başka öteki yüzü mü var ya da kastettiği “derin devletin karşısındaki güç” mü? Sonuncu şık olsaydı düzeltme herhalde bu şekilde olurdu, “Fethullah Gülen anlaşılmasın” şeklinde olmazdı…

                Sevgiler.

                Cevapla

                • GrizzlyCub Says:

                  Önder Aytaç için şunu söyleyebilirim sadece, çok fazla ölüm tehdidi aldığı için taktik değiştirmek zorunda kaldı, bu konuda kendisi uyarıldı, bundan dolayı taraf değiştirdi gibi görünebilir.

                  Cevapla

  6. Kemal Says:

    Kalemlerinden kan damlayan bazı kalemşörler Ece Saygun’un ölüm döşeğindeki babası için çırpınmasına, “hastalık gerekçesiyle tahliyeyle kurtuluş yolu” dedi… “Örtülü kızlara çektirilen çilelerin” hesabını sordu…

    Normaldir, acıları ve zulümleri yarıştıranlara yakışır!..

    İyi ama bize ne oldu da Başbakan Erdoğan telefonla aradı, hastaneye Ergun Paşa’yı ziyarete gitti diye Ece’ye taarruz ediyor, küçücük omuzlarındaki ağır yükün üstüne tonlar ekliyoruz? Ece’den hangi sıfatla neyin hesabını soruyoruz?

    Merak etmeyin, Erdoğan’ın “vicdan” atağı hakkındaki duygu ve düşüncelerimi bilahare paylaşacağım. Bundan önce Ece’yi eleştirip mutluluğunu kursağında bırakanlara bir çift lafım var.

    Yok niye telefonuna çıkmış, yok niye Erdoğan’ı karşılamış, gülücükler saçmış!..

    CHP Malatya Milletvekili Veli Ağababa anlatmıştı. Silivri’de Mustafa Balbay’ı ilk ziyaretinde burnuna tuhaf bir koku gelmiş. Soramamış Balbay’a. Ankara’ya dönene kadar o kokuyu düşünmüş, sonra bulmuş:

    “Mustafa Balbay nem kokuyordu”!..

    Sizin hiç cezaevi neminden burnunuzun direği sızladı mı?

    29 Ocak’ta Ankara Adliyesi’nde emekli Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün davası vardı. 3.5 yıldır Silivri’de olan hem asker hem de hukukçu bir kahraman o. Ucunu yakaladığı devlet içindeki “çete”yi, savunmasında anlattığı için hakkında hakaret davası açılmıştı. Kendisini getirmediler, ama ailesi oradaydı. Anası Başak Öztürk beni görünce ne yaptı biliyor musunuz? Boynuma sarıldı, “Gel seni bir koklayalım; Silivri’nin, oğlumun kokusunu duyayım.” dedi.

    Siz hiç sırf evladınızın kokusunu duyma umuduyla 7 ay önce o cezaevinden çıkan birisinin boynuna sarıldınız mı? Cezaevi kokusunu ciğerlerinize çekmek istediniz mi?

    Bugün Ankara Sakarya Meydanı’nda pembe anoraklı bir kız çocuğunun küçücük ellerinde şöyle bir pankart vardı:

    “Ben hayatta en çok babamı sevdim”

    Sen de 8, ben diyeyim 10 yaşında; Hayatta en çok sevdiği kişi hapiste.

    Asker çocukları neredeyse ömür boyu hep baba hasreti çeker. Ancak emekliliklerinde kavuşurlar, doymak isteseler de doyamazlar ondan sonra da.

    Siz hiç bir ömür boyu yaşayan babanıza hasret kaldınız mı?

    Hele de “tam buldum” derken hasta hasta cezaevine konmuş, ölüm döşeğine yatırılmışsa!..

    İşte Ece Saygun bunların hepsini iliğine, kemiğine kadar yaşadı, yaşıyor. Babasına aşık bir kız çocuğu panikle, el yordamıyla ne yaparsa, onu yapmaya çalışıyor.

    Ey Ece’ye kızanlar, onu kınayanlar ya şunları biliyor musunuz?

    Ergin Paşa’nın o hali karşısında anne Neriman Saygun’un psikolojik Alzheimer’a yakalandığını, birçok şeyi unuttuğunu, sürekli ağladığını… Ergin Paşa ağır bir ameliyat geçirdi, solunum cihazından çıkarıldı, Başbakan Erdoğan onu gördü; ama Neriman Hanım’a henüz göstermediler bu yüzden.

    Ama Ergin Paşa’nın ikinci gün Ece’ye ilk sorusu, “Annen nerede?” oldu.

    Solunum cihazını ilk çıkardıklarında Ergin Paşa nefes alamadı, burnundan kanlar geldi. Babasını bu halde gören Ece düşüp bayıldı, haberiniz oldu mu?

    Ece devlet protokolünden, adap işlerinden anlamaz; alışkın değil. Ayrıca haldır huldur bir genç kadın.

    Ama “Erdoğan’ı karşılamak izin hazrola geçti” demiş birileri. Acaba öyle mi, söz savunmanın:

    “Kantinde oturmuş, çay içiyordum. Hastaneden arayıp: ‘Gelir misiniz.’ dediler. Elimde sigara yürüyordum, bir yığın polis gördüm. Sonra Başbakan geldi. Benden önce doktorla konuşmuş: ‘Hocaya sordum, babanız uyanmış.’ dedi. ‘Evet.’ cevabını verdim, o kadar. Başbakan’la babamın yanına girdiğimizde protokol filan demeden koştum, boynuna sarıldım, elini öptüm. Yok Başbakan’a hayran hayran bakmışım, yok gülmüşüm… Evet güldüm. Babam ölümden dönmüş, kalp pili takılması bile riskli bulunmuşken açık kalp ameliyatı geçirmiş; böbrek yetmezliğine girmek üzere. Ama solunum cihazından çıkmış, elimi tutmuş, benimle konuşmuş. Babama kavuşmuşum, ben gülmeyeyim de kim gülsün. Değil gülmek, halay çekerim!..”

    Madem bu kadar acılı, ikide bir Twitter’a ne diye mesaj yazıyorun dedikodusu da yapılmış.

    Arayanlardan telefonu kilitlendiği, herkesin haber beklediğini bildiği için… O telefon trafiği kesilsin, hastaneden aradıklarında ulaşabilsinler diye.

    Başbakan Erdoğan’ın ziyaretiyle ilgili elbette benim de öğrenmek istediklerim vardı, açıkça sordum Ece’ye.

    Mesela: “Düne kadar baban dahil, hepimize ‘terörist, darbeci’ diyen Başbakan Erdoğan’ın aramasını ve ziyaretini neye yoruyorsun?” dedim. İşte cevabı:

    “Bilemiyorum, benim de kafamda bu soru gidip, geliyor. Yaşanan hukuksuzluklar, adaletsizlikler babamın üzerinden çok gün yüzüne çıktı. Herkeste, “bu kadar da olur mu ya” duygusu yarattı. İlk kez herkes insani ve vicdani bir noktada buluştu. Belki ondandır!..”

    “Senin baban için çırpınman ona babalığını, kendisinin de evlâtları olduğunu mu hatırlattı acaba?” diye de sordum. “Eğer çırpınmam, çaresizliğim böyle bir şeye vesile olduysa, onu motive ettiyse sadece mutlu olurum.” dedi.

    Ece’nin avukatlığına soyunmuş değilim… Neticede insanız ve hepimiz madden, manen çok ağır sınavlardan geçiyor, bir o kadar ağır bedeller ödüyoruz. Hata, yanlışlık olmaması mümkün mü? Ama bu zulmü yapanlardan her gün, her fırsatta yeterince dayak yerken bir de bizler birbirimizi dövmek, eleştirmek, kınamak için adeta fırsat/bahane aramayalım. Anlatmak istediğim sadece bu.

    Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan ve Mamak’a kucak dolusu sevgiler…

    Müyesser Yıldız (odatv)

    Cevapla

    • omgorma Says:

      Hasta, savunmasız veya zayıf kişilere (kim olursa olsun) yapılan her türlü saldırı yakışıksızdır. Bize büyüklerimiz her zaman şunu demiştir: Kendinden zayıf olana vurma, vuracağın kişi en az senin dengin veya üstün olmalı ki, vurduğun yerden ses gelsin…

      Cevapla

  7. omgorma Says:

    Bu arada 28 Şubatçılardan 4 general daha tutuklandı. Az evvel canlı yayında buna Turgut Kazan şöyle bir yorum yaptı: Bu Tayyip’e verilen bir cevaptır. Yani sen gider Ergun Saygun’u ziyaret edersen, ben de bunları içeri atarım diye cemaat mesajı verdi demek istedi. Ben böyle anladım. Başka bir anlamda söylemiş de olabilir.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: