Twitter soru-cevapları

Bazen Dani kendi Twitter hesabından (@rodrikdani) Balyoz konusunda yorumlar giriyor.  Bunlara cevaben gelen mesajlar genelde belirgin ve absürd bir mantık silsilesi izliyor.  Her defasında aynı  şeyleri tekrarlamak yerine defalarca katılmak zorunda kaldıgımız bu “diyalogu” bir defada topyekün aşağıya taşıyalım dedik.

(Not: Bu twitlerin bir kısmı gerçek, geri kalanı ise bazı konuları toparlamak amacıyla tarafımızdan derlenmiş twitlerdir.)

Dani:  Balyoz belgelerinin sahte olduğuna, Balyoz darbe planının hayali olduğuna dair yeni bir kanıt görmek için [link]

Twitter’dan bir izleyici:  Evet zaten 1960, 1971, 1980 darbeleri de “hayali” idi.

Dani:  Türkiye’de ordu geçmişte darbe yapmıştır.  Bu şimdi darbe planlamakla suçlanan herkesi suçlu yapmaz ki?  Bu ne biçim mantık?

Twitter’dan bir izleyici:  Tutuklular suçludur denilemez,ancak suçsuzdur da denemez.

Dani: Evrensel hukuka göre suçlulukları kanıtlanana kadar herkes suçsuz addedilmelidir.

Twitter’dan bir izleyici:  Bu tür belgeler itfaiyecilerde yakalansa, insan şüphelenir ama 1960’tan beri bir sürü darbe yapan cuntadan bahsediyoruz.

Dani:  Elbette, şüphe normaldir ama çift taraflı işler.  Belgelere yakından bakınca sahte olduklarına dair o kadar kanıt var ki.

Twitter’dan bir izleyici:  Ne yani, bütün savcılar aptal da bir sen mi zekisin

Dani: Savcılar Balyoz belgelerinin 2003’te hazırlanıp sonradan değiştirilmediğini iddia ediyorlar.  Ama bu belgelerde çok sonraki yıllara ait bilgiler var.

Twitter’dan bir izleyici:  O kadar bilirkişi raporuna ne diyeceksiniz.

Dani: TÜBİTAK raporları CD’ler gerçek demiyor, üstveri tarihleri 2003’ü gösteriyor ve sonradan ekleme çıkarma yapılmadı diyor.  Ikinci TÜBİTAK raporu tarihlerin değiştirilebileceğini açıkça yazıyor

Twitter’dan bir izleyici:  Ya Dani, sen keşke ekonomiyle uğraşsan bir tek, böyle işlere girmesen…

Dani:  En kapsamlı (3000 sayfalık) askeri bilirkişi de belgeler sahte diyor.  11 no.lu CD’deki el yazısının sahte olduğuna dair de iki bilirkişi raporu var

Twitter’dan bir izleyici:  gün olur, koskoca darbe soruşturmasını ‘alay edercesine’ bir cd ile yok edebileceğini düşünenler gereken cevabı alırlar.

Dani:  Balyoz CD’sinin gerçekliğini bir detay olarak sunanlar ya olayın esasını anlamamıslar ya da kötü niyetliler

Twitter’dan bir izleyici: Ya Gölcük’ten, Eskişehir’den çıkan belgeler?

Dani:  Bu belgelerde de aynı “geleceğe dönüş” cinsinden sahtekarlık emareleri var.  Ayrıca sahteliği kanıtlanmış bir belge sonradan nereden çıkarsa çıksın sahtedir.

Twitter’dan bir izleyici:  Siz onu bunu bırakın bana ses kaydındaki sesin “Çetin Doğan’a ait olmadığını” nasıl ispatlayacaksınız onu söyleyin ??

Dani: Ses kayıtlarının gerçek olmadığını hiç bir zaman söylemedim ki.

Twitter’dan bir izleyici:  Eğer Çetin Doğan ve diğer sanıklar seminer ses kayıtlarını kabul etmesi idi, siz ‘seminer de olmadı’ derdiniz eminim…

Dani:  ….

Twitter’dan bir izleyici: Seminerde halkı tepelemekten bahsedenleri nasıl savunabiliyorsunuz?

Dani:  Seminerde bir suç islenmişse yargılansın.  Sorun, gerçek olmayan bir darbe planının, sahte darbe belgelerinin gerçek ses kayıtlarıyla paketlenmiş olması

Twitter’dan bir izleyici:  Seminer ses kayıtları sanıkları mahkum etmeye yeter de artar bile.

Dani: İddianame, seminerde Balyoz planının provasının yapıldığını yazıyor.  Olmayan bir planın provası nasıl yapılabilir ki?

Twitter’dan bir izleyici:  Kayınpederine bir sor istersen nasıl yapıldığını. Belki sana tatmin edici bir cevap verir.

Dani:  Seminere katılmamış 147 kişinin Balyoz davasında sanık olduğunu, katılan 162 kişiden de sadece 48’inin sanık olduğunu biliyor musunuz? Davada esas seminer değil, Balyoz belgeleri

Twitter’dan bir izleyici:  Bugün internete düşen ve [gününe göre bir generale/akeri savcıya/diğer subaya] ait olduğu ileri sürülen ses kaydını da bize anlatsanız. Biz de aydınlansak..

Dani: Buna Amerikan hukuk dilinde “hearsay” yani dedikodu denir.  Birileri birşey biliyorsa davada tanık olarak dinlensin.  Nasıl alındığı ve kırpıldığı belirsiz ses kayıtlarının tek başına inandırıcılığı yoktur.

Twitter’dan bir izleyici:  Çetin Doğan’ı kamu vicdanı suçlu ilan etmiştir bile.

Dani: O kamu vicdanının adresini bana da verseniz, ben de danışsam?  Ayrıca hukuk sistemi kanıtlar üzerinden işler, kanaatlar ve onyargılar üzerinden değil

Twitter’dan bir izleyici: sen kendin de biliyorsun darbeci damadı olduğunu. şu an da yaptığında normal. kim olsa aynısını yapardı kayınpederi için

Dani:  Benim kim olduğum değil, ne dediğim önemli.  Söylediklerimde yalan yanlış varsa onu gosterin.

Twitter’dan bir izleyici:  hocam siz akademisyen iken daha iyiydi..

Dani:  Balyoz’da kullandığım akademik yöntemler diğer çalışmalarımdan farklı değil ki.  Ne var ki, beni bu kadar kesin sonuca götüren bulgularla daha evel hiçbir çalışmamda karşılaşmamıştım.

Twitter’dan bir izleyici:  Onlarca saat ses kaydı,yüzlerce silah,bomba,tanksavar, binlerce sayfa kanıt gelsin dayansın:’valla ses babama ait değil, hayal’

Dani:  Lütfen başa dönün

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

46 Yorum “Twitter soru-cevapları”

  1. TurkishWashingtonian Says:

    Twitter’da farkli entry’lerin altina girilen yorumlari burada biraraya sanki tek bir diyalogmus gibi girerek etkileyici bir manipulasyon yapmissiniz. Tebrik ederim. Twitter account’unuzu takip etmeyen biri rahatlikla ayni kisiyle yapilan tek bir sohbet zannedebilir yukaridakileri – ki sanirim amac o – ve Dani beyin tutarli akilli uslu yorumlarina karsi insanlar sacma sapan yanitlar vermis sanabilir. Halbuki gercek o degil. Dani bey kuyuya bir tas atmis, insanlar da ayni entry’nin altina bir suru yorum girmisler. Isin dogasi bu..

    Dani bey’in yazdiklarini derleyip toplayip altina da bulabildiginiz en sacma yorumu eklestirince ortaya cikardiginiz bu diyalogumsu metin etik degil nihayetinde.. Kes kopyala yapistir, alakasiz bir metin cikar ortaya.. Bir nevi patchwork..

    Cevapla

    • Solmaz Türk Says:

      Seviyesizliği görünce rahatsızlandınız değil mi?

      Cevapla

    • Kemal Says:

      Ben sizin sıkıntınız anlayamadım…

      Aşağıdaki satırlar sonradan mı eklendi?

      “Her defasında aynı şeyleri tekrarlamak yerine defalarca katılmak zorunda kaldıgımız bu “diyalogu” bir defada topyekün aşağıya taşıyalım dedik. (Not: Bu twitlerin bir kısmı gerçek, geri kalanı ise bazı konuları toparlamak amacıyla tarafımızdan derlenmiş twitlerdir.)”

      Ben okurken, twitter’da bundan sonra kimseye yanıt vermeyecek doğrudan bu yazının linkini otomatik gönderme düğmesine basacak diye düşündüm.

      Bir kişiyle olsa zaten fazla bir anlamı yok ki böyle bir yazının. Arkadaş, numunedir der geçersiniz.

      Anlaşılan çok sayıda ki böyle bir derleme yapma ihtiyacı gütmüşler. Bir bağlamda 16 soruda Balyoz İddiası’nın tek satırlık özetleri olmuş. Güzel de olmuş.

      Sıkmayın canınızı. Kimse yanlış anlamamızdır.

      Biraz bu forumda takılın daha ne yorumlar göreceksiniz. 🙂

      Sevgiler.

      Not: Twitter’da otomatik gönderme düğmesi diye bir şey yok şaka. ya da en azından ben bilmiyorum. Şaka yaptım yani. Babadan kalma yöntemle linki yollayacaktır diye düşünmüştüm…

      Cevapla

    • ihtimal Says:

      Gorunuse gore Dani dialog entrikalari ile insanlara ne kadar tutarli oldugunu gostermeye basladi simdi de! 🙂

      Cevapla

      • Aziz Says:

        İHTİMAL denen şahıs… yazarken Türkçe karakterler kullanmıyorsun(belli ki böyle alışmışsın)… Kimliğin konusunda gittikçe daha fazla EMİN oluyorum… Bu saldırılarının sebebi de anlaşılıyor böylece…

        Cevapla

  2. Altan Says:

    Halk arasında Şakirtlik olarak da bilinen Fethullahçılık, FG virüsünden yol açtığı dopaminerjik nöronların harabiyetinden kaynaklanan progresif, nörolojik bir hastalıktır. Başlangıçta paranoid hezeyanlar ve hallüsinasyonlar ortaya çıkan belirtiler, İleri aşamalarda hastalarda mantıksal mukayese yeteneklerinin kaybı, emosyonel parlamalar, şüphecilik, inatcılık ve anlamsız hiperaktivite, geçmişte yaşama durumu,olayları doğru olarak yargılıyamama ve bağımsız karar alma güçlüğü, en basit günlük işlerinde dahi yönlendirilme ihtiyacı şeklinde gözlenebilir. Basın ve yayın yoluyla yüksek dozda günlük propagandasını alamayıp kendilerini yönlendiremeyen hastalar hırçınlaşabildiğinden makul oranda Zaman ve Samanyolu tavsiye edilir. ileri safhalarda haftada bir tatbik edilen ‘Kırık Testi’ terapisinin klinik olarak pozitif sonuçlar verdiği gözlemlenmiştir.

    Klinik ortamda yapılan karşılaştırmalı deneyler sonuçunda zombilerin beyin fonksiyonlarının bilginin elde edilmesi, seçilmesi, düzenlemesi ve yorumlaması açısından Fethullahçılara göre daha fazla üst seviyede olduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla bu gibi hastalarla mantıksal çerçevede tartışmaya girmek uzmanlar tarafından tavsiye edilmez.

    Cevapla

  3. drunkenknight Says:

    BENİM DAVAM DİVANA KAL(MA)SIN !……

    Her yaşamın uzun bir gecesi var mıdır? Karaya çalan, esrarengiz, hayalin kâbusa, kâbusun gerçeğe aktığı geceden söz ediyorum. Kusursuz bir lanetin dokunduğu her yeri buldozer gibi yıktığı geceden… Ben o geceyi yaşadığımda on beş yaşındaydım. Çocukluğum bir anda bitti. Gençliğim ise ergen aynada kırıldı.

    2 Temmuz 1993 gecesi akşam televizyonda “Sıvas’ta olaylar”dan söz edildi. Önce yirmi iki yaralı var, dendi.

    Babamın çarçabuk geleceğini düşündüm. Saat on haberlerinden sonra altyazılar geçmeye başladı.

    Otel yandı bitti, kül oldu, işte şu kadar ölü… O andan sonra tanıdığım yüzlerde hep gözyaşı oldu.

    Televizyonda İçişleri Bakanı Gazioğlu’nun açıklaması: “Ölenlerden ilk sekiz kişinin kimlik tespiti yapıldı, isimlerini sayayım.” Babam dördüncü isim. Sessizlik delip geçiyor bedenimi, hiçbir kıpırtı hatırlamıyorum.

    Spiker, “Sayın bakanım, ölenler arasında Behçet Aysan gibi yazarlarımız, sanatçılarımız var mı?” diye soruyor. Bakan birkaç dakikalık susuştan sonra “evet” yanıtını veriyor. Ben daha çok korkuyorum.

    Geçen on sekiz yıl boyunca “yenilgi” duygusunu üzerimden atamadım. Sanki o güne kadar her şeyin çözümü vardı. Sıkıntı ne kadar ağır olursa olsun, küçücük hayale yol açan umut da vardı. 2 Temmuz’dan bugüne peşimi bırakmayan bir duygu öfkeyse, öbürü de çaresizlik. Çaresizim.

    Üstelik bunun bir duygu değil, ağırlığını ve soğukluğunu günden güne hissettiren gerçek olduğunu biliyorum. Birileri benden çok önce bu gerçekle karşılaştı, birileri bunun farkında değil, birilerinin “çare” diye başvurduğu şeyse bana çok yavan geliyor.

    Babam ülkesini temsil eden bir yazardı, şairdi. Kısacık yaşamına sayısız ödül sığdırmıştı. Aynı zamanda doktordu, nöropsikiyatrdı. Hani bugün ülkemizde mumla aranan aydınlardandı.

    Zaten onu diri diri ateşe verenler yazdığı bir dizeyi okumuş olsalar, değil onu ateşe vermek, boynuna sarılırlardı. Yıllar boyunca mezarına çiçek bırakırken, usulca ağlarken öğrettiği sağduyuyu yitirmemeye özen gösterdim. Ama zaman zaman gerçek cehennem oldu. İçimden taştı, gürül gürül akan ırmak oldu. Soruyorum size…

    Ben şimdi çocuğuma senin deden şairdi, yazardı, doktordu, bu ülkenin aydınlık yüzüydü ama yakıldı, nasıl diyeceğim? Ona hiçbir şey ayaklanmaya kalkmış cehalet kadar korkunç olamaz derken aynı zamanda insanların bir gün tekrar diri diri yakılmayacağına nasıl inandıracağım? Çünkü eğer kimlik bir vatandaşlık belgesiyse, babamın yanmış kimliği hâlâ çalışma masasında duruyor. Eğer kimlik devletin resmi belgesiyle babamın yanmış kimliği her gün bana bakıyor.

    Katliamın arkasındakiler

    Andre Gide’in ne zamandır aklımdan çıkmayan çok güzel bir sözü var, “Gerçeğin rengi gridir” diyor. O sözü yıllardır yüreğimi dağlayan Sıvas yangınına yakıştırıyorum.

    Bir yangın düşünün aradan geçen onca yıla rağmen için için yanıyor, külü hâlâ savruluyor, dumanı tütüyor. Bu nedenle ben de salt gerçekliğin rengi griye bakarken her gün Madımak Oteli’nin içten yandığını hissedebiliyorum. Sanıyorum bu ülkede katliamın arkasındaki gerçek sorumlular, aymazlar yargılanmadıkça, kaçak olan provokasyoncular yakalanmadıkça, bir metafor da olsa otelden gri bir duman yükselmeye devam edecek.

    Küller hâlâ savruluyor… Neler yaşadık? Sivas davasının başladığı ilk gün, davaya müdahil olmamıza rağmen duruşma salonuna alınmadık.

    İtildik, kakıldık. Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin yanında, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın duruşmaya girmesi bir başka acım oldu, sanıkların başta örgütsüz olduklarını iddia etmeleri, ardından af çıktıktan sonra örgütlü olduklarını dile getirmeleri hiç aklımdan çıkmadı.

    Güvenlik nedeniyle davaların Ankara’ya taşınmasının ardından sürdürülen yargılamalar sonucunda başlangıçta yüz otuz sekiz sanık mahkûm edildi. Ancak, sanıkların dördü yaş küçüklüğü, biri de akli maluliyet nedeniyle ceza indiriminden yararlandı. 39 kişinin beraatına karar verildi.

    Hükümlü sanıklar ve aralarında aranmakta olan Ramazan Önder ve Özkan Doğan’ın da bulunduğu 49 sanık, daha sonra yürürlüğe giren Topluma Kazandırma Kanunu’ndan yararlanmak talebinde bulunmalarına karşın, olayın ardındaki örgütler hakkında bilgi vermedikleri ve bunun dışında yeni bir açıklama getirmedikleri için istemleri reddedildi.

    Bu sırada yürürlüğe giren TCK’nin henüz tartışıldığı süreçte, cezaevinde bulunan 13 sanık, bu maddenin TCK’de olmadığı gerekçesiyle salıverildiler. Davanın en önemli sanıklarından Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı.

    Şimdi soruyorum:

    1. Emniyet tutanaklarına göre 15 bin kişi olan eylemcilerin kameralarla da saptanan ve aktif olanlarının yargı önüne getirilmemiş kısmı nerede?

    2. Katliamcıların ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor olmaları, vicdanları sızlatmıyor mu?

    3. Katliamı engellemeyen ve araştırmayan güvenlik güçleri, jandarma, vali, diğer idari birimler, savcılık ve o günden bu yana iktidarda bulunanlar hakkında görevi ihmal soruşturması yapılmayacak mı?

    4. Başta Cafer Erçakmak olmak üzere yurtdışında bulunan sanıkların Türkiye’ye getirilmeleri neden mümkün olamıyor? Onların birer katliam sanığı oldukları gerekli makamlara bildirilmiyor mu?

    5. Avukatlarımızın esas hakkında mütalaasında tek tek sayılmış olan ve eylemi gerçekleştirdiklerini bildiğimiz örgütler neden araştırılmıyor?

    6. 1993 yılından sonra işlenen bütün cinayetlerde bu ihmallerin ağır payı bulunmuyor mu?

    7. Neden bir anda ölmüş beş PKK’li sanık, kafa karıştırıcı ilişkiler yumağı olarak ortaya atılıyor? Bunlar ortaya konulurken otelin önünde sekiz saat boyunca bağıra çağıra söylenen “Cumhuriyet Sıvas’ta kuruldu, Sıvas’ta yıkılacak?”, “Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat” sloganlarından neden hiç söz edilmiyor? Sıvas davası başka bir yöne mi kaydırılmaya çalışılıyor?

    Düşünün, düşünelim de benim davam, sizin davanız, bizlerin davası divana kal(ma)sın! Bu ülkede aydınların ölümleri o kadar da kolay olmasın!

    Eren Aysan-Cumhuriyet 01.07.2011

    Cevapla

    • drunkenknight Says:

      Yorumsuz….:

      Bilim ve Kültür Merkezi (!) ne dönüştürülen Madımak’ın girişindeki anı bölümünde, oteli ateşe veren iki göstericinin adının otelde yanarak can veren 33 aydın ve 2 otel çalışanının yanına yazılmasına Sivas Valisi Ali KOLAT bakınız ne yanıt vermiş :

      ” OLAYA İNSAN MERKEZLİ BAKTIĞIMIZ İÇİN HİÇBİR AYRIM YAPILMADI…”

      Cevapla

      • drunkenknight Says:

        Yorumsuz;

        SİVAS KATLİAMINI YAPANLARIN AVUKATLARI

        2 Temmuz 1993’te 33 aydın insanı katledenlerin hukuki süreçleri hep tartışıldı. Korunuyor, saklanıyor denmesine rağmen bu iddialar hep yalanlandı. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda; Sivas katliamını yapanların hiçbiri bugün cezaevinde değil.

        Bilinmeyen bir diğer konu ise bu isimlere kimlerin avukatlık yaptığıydı. Süheyl Batum’un Cumhuriyet gazetesindeki 18 Mart 2011 tarihli köşe yazısında yer verdiği avukatların isimlerini ve bugün ne yaptıklarını açıklaması tartışmayı daha da alevlendirdi.

        İşte Sivas’ta 33 aydını yakanların avukatlığını yapan isimlerin bugün ne yaptıkları:

        Av. Şevket Kazan – Eski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı;

        Av. Celal Mümtaz Akıncı – Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi;

        Av. Hayati Yazıcı AKP’nin Devlet Bakanı;

        Av. Haydar Kemal Kurt – AKP Isparta Milletvekili;

        Av. Zeyid Aslan – AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı;

        Av. Hüsnü Tuna – AKP Konya Milletvekili;

        Av. Burhanettin Çoban – Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı;

        Av. Faik Işık – Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı;

        Av. İbrahim Hakkı Aşkar – 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili;

        Av. M. Ali Bulut – AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi;

        Av. Bülent Tüfekçi – AKP Malatya İl Başkanı;

        Av. Halil Ürün – RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı;

        Av. Mevlüt Uysal – AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı;

        Av. Nevzat Er – Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı;

        Av. Suat Altınsoy – AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı;

        Av. Tayfun Karali – İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü;

        Av. Ferruh Aslan – İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü;

        Av. İbrahim Kök – AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı;

        Av. Ali Aşlık – Eski AKP İzmir İl Başkanı;

        Av. Bedrettin İskender – AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı;

        Av. Ekrem Bedir – Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi;

        Av. Eyüb Karagülle – Eski Saadet Partisi İlçe Başkanı;

        Av. Faruk Gökkuş – AKP Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı;

        Av. Hasan Hüseyin Pulan – AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi;

        Av. Hurşit Bıyık – AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı;

        Av. Reşat Yazak – Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi.

        Cevapla

    • Ilhan Kemal Says:

      Bu yazi beni 40 kusur yil oncesine, 1969 yazina, goturdu. O yaz Kayseri’de adeta Madimak faciasinin bir kopyasi sahnelenmisti. Daha once burada Solmaz hanim’da bahsetmisti bu olaydan. O zamanlarin unlu ogretmen sendikasi TOS’un genel kurulu o yil Turkiye’nin heryerinden gelen yuzlerce ogretmenin katilimi ile Kayseri’de toplanmisti. Ve yine Madimak’da oldugu gibi binlerce “kiskirtilmis insan” ya da “”galeyana gelen halk” (bizim memlekette bu gibi durumlarda pek sik kullanilan bu ikiyuzlu deyimleri hep cok sevmisimdir! Zimni olarak bu deyimler din adina insan katleden bu tur guruhlarin adeta cezai muyeddileri olmadigini ima eder. Suclu otekilerdir, yani kiskirtanlar. Artik her kimse onlar. Bir zamanlar dinsiz komunistler kiskirtirdi hep saf ve masum halki, simdilerde ise bu naif halk cocuklarini aslinda derin devletin kiskirttigini anlatiyorlar herkese. “Kiskiranlar” her halukarda sucsuz yani). Binlerce insan o gun TOS genel kuruluna katilan yuzlerce ogretmenin bulundugu sinema binasinin etrafini sarmis, “Vurun Allahsiz Komunistlere” cigliklari ile binayi tasliyorlar, atese verdikleri pacavralari iceri atarak binayi yakmaya ve icerideki insanlari oldurmeye calisiyorlardi. Tum bu tabloyu dun gibi hatirliyorum cunku sinema binasinin karsisindaki bir duvarin uzerine cikmis dehsetle olanlari izliyordum. Ve babam, bir gurup yakin arkadasi ve Fakir Baykurt (TOS baskaniydi o zaman)ile birlikte o sirada iceride, yakilmaya calisilan sinemada idi.

      Sayin Eren Aysan’in Madimak faciasini yasadigi yaslardaydim hemen hemen. Bir ciglik bogazima dugumlenip kalmisti. Saatlerce orada donmus bir vaziyette izledim insanliktan cikmis yasli basli adamlari, onlarin yuz ifadelerini, gozlerindeki nefreti ve attiklari cigliklari. Bir insanin ne kadar cirkinlesebilecegini, vahsilesebilecegini ilk kez goruyordum. Nedendir bilmem ama sinemayi yakmayi basaramadilar o gun, herhalde “bina kundaklama” teknolojisi 1993’ deki kadar gelismemisti henuz. Genel kurula katilan ogretmenler (ve babam) daha sonra askerler esliginde sinemadan alinip otobuslerle sehir disina cikartildi. Turkiye’nin heryerinden bu toplanti icin sehre gelen yuzlerce ogretmenin otobuslerle olay yerinden uzaklastirilmasi sonrasi hala burnundan soluyan binlerce insanin nefret dolu cigliklari bir sure daha devam etti ve ardindan guruplar halinde sehre dagildilar. Ve sehirde birkac gun suren bir teror ve surek avi basladi. TOS binasi, sol kitap satan bir (ve muhtemelen de tek) kitapci yakildi, yikildi. Sokaklarda “uygunsuz” giyinen kadinlara saldirildi, gece kulupleri basilip oralarda calisan kadinlar dovuldu, ve sehirde “komunist ogretmen” avi basladi. Ben, kiz kardesim ve ogretmen olan annem ile birlikte sonraki birkac geceyi sehirde degisik evlerde saklanarak gecirdik. Bu olaylar sirasinda sehrin merkezinde bir savas sonrasini andiran tablodan aklimda adeta bir resim gibi cakilip kalmis iki goruntu var bugun. Sol kitaplar sattigi icin yakilan bir kitabevinden sokaga tasmis yuzlerce kitap ve binlerce kitap sayfasinin bir nehir gibi yol boyu akip gitmesi ve daha birkac gun once icine girdigim TOS binasi ve onun bodrum katindaki Dev-Genc lokalinin harabeleri ve yine binlerce kitap sayfasi, dosyalar, dokumanlar, etrafa sacilmis kirik sandalyeler, ve oyun kagitlari…

      O yillarda bu tur olaylarda “Komunizm ile Mucadele Dernegi” uyeleri ve MTTB (Milli Turk Talebe Birligi) teskilati uyeleri hep basrolde yer alirlardi. Ve bugun o yillarda bu derneklerde aktif olarak calismis olan insanlar artik ulkenin lider kadrolarini olusturuyorlar ve onlarin yeni bir misyonu var: Ulkeye demokrasi getiriyorlar. Ne diyelim, hadi hayirlisi.

      Yaziyi Ece Ayhan’in “Sivil Denemeler Kara” (YKB Yayinlari) adli kitabindan trajikomik bir alintiyla bitireyim de oyku eksik kalmasin:

      ÂBİLER!’in çıkış yeridir: 1969’da, Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) olağan genel kurulu toplanmıştır. Ülkücüler nizam-ı âlem adına o salonu basmışlardır. Sonra da Kayseri sokaklarına dökülüp kimi kırtasiyeci dükkânlarını kitap da sattıkları için yıkıp kırarlar. O sırada, geceleri pavyonda çalışan bir konsomatris, kaldığı otelinden şöyle bir çıkmıştır kaldırıma. Ülkücüler o konsomatrisi kıskıvrak yakalarlar.- Kaynakları genellikle köyler, beslemeler olan konsomatrisler öylesine ezilmişlerdir ki, kendileri 30-40 yaşlarında olsalar bile 17-18 yaşlarındaki müşterilerine âbi derler-. (Cêline gibi, insanın içyüzünü dehşetle görmüş nadir yazarların başında olan Dostoyevski’nin, Suç ve Ceza romanında, zengin tefeci kadının kız kardeşi Elizabeta’sı vardır. Solgun, hayatta öylesine ezilmiştir ki kafasına indirilmek üzere havaya kaldırılmış nacak karşısında, içgüdüsel olarak bile kolunu kendini savunmak için kaldıramamıştır.) Evet, ne diyorduk? Ülkücüler, onu kıskıvrak yakalarlar ve ibret-î alem için orada çırılçıplak soymak isterler. Konsomatris yalvarır: ‘Âbiler, beni öldürün ama bana bunu yapmayın!’”

      Cevapla

      • Solmaz Türk Says:

        Sayın İlhan Kemal;
        Kayseri’deki olayda hemen hemen aynı yaşlardaymışız ve aynı yerde ,aynı manzarayı seyretmiş,aynı havayı solumuşuz.yalnız Ece Ayhan ‘dan yapmış olduğunuz alıntıda bazı yanlışlıklar var.O gün saldırıyı yapanlar çember sakallı,kafalarında takke ve yeşil bere olan tiplerdi.Annem o gün beni Cumhuriyet meydanındaki bir eczaneden ilaç almaya göndermişti.o eczane yağmalanan kitapçının tam yanındaydı.Meydandaki binlerce kitap sayfası benim de belleğime kazınmış vaziyette duruyor.oOgün üstümde kısa kollu,kırmızı üstüne beyaz papatyalı bir elbise vardı ve eczacı bey kadınlara saldırıyorlar kaç diye beni oradan uzaklaştırmıştı.Ufak tefek bir kız çocuğunun bile tehlike altında olduğu bir gündü.Saldırdıkları kadını faytondan indirmişler ve dövmüşler diye anlatmışlardı.
        Saygılar.

        Cevapla

        • ihtimal Says:

          Solmazcim senin valide baya tasasiz bir hatunmus, baksana kan govdeyi goturken kucuk kizini disari salivermis 😉 !!!

          Cevapla

  4. Solmaz Türk Says:

    Madımak’ta diri diri insanları yakan canilerin avukatlığını yapanlar bu gün iktidar partisi mensubları olarak ,meclis sıralarında oturuyorlar.Aynı zihniyet Kılıçtaroğlu’nun Aleviliğini de seçim meydanlarında istismar etmişti.

    Cevapla

  5. recep_fethullah_bulent Says:

    Aziz Nesin’in maalesef günümüze kadar geçerliliğini korumuş hatta daha da belirgen bir hal almş bir bir tesbiti var. Bu halkın yüzde bilmem kaçı aptaldır diye. Konum o yüzde bilmem kaç aptal değil. Geriye kalan akıllılar ki o akıllıları da ben ikiye ayırdım birincisi o akıllıların insan olanları diğerleri de kötü niyetli, art niyetli şeytani düşünceye sahip, insanları çıkarları ve inançları için kullanan kesim ki ben ona fethullahizim (satanizmin islami karşılığı desem doğru olur) adını verdim. Şimdi bu cani örgüt şeytanla anlaşmalarının karşılığını ödemek zorundadır ki, fethullahizmciler masumların kanlarını dökmek yerine eziyet ederek (bir tür işkence olduğunu anlamak için bir günlüğüne hapse girmeyi deneyin) şeytana olan sadakatlerini sunmaktadırlar.

    Cevapla

  6. drunkenknight Says:

    Çelik’ten Çığlıklar !

    Geçen hafta Devlet Bakanı Faruk Çelik adeta çığlık çığlığaydı.

    ”Ağabeyimin 5 gün tutuklu kalmasının hesabını kim verecek? Bunu nasıl temizleyeceksiniz? Biz hata yaptık, yanlış yaptık diyecek kim var? Maalesef kimse yok ! ” diyerek hesap soruyor, yanıt istiyordu…

    Yer yer daha da öfkelenerek: ”Ağabeyim suçsuz, ama yine tutuklandı” diyor, bir ”sorumlu” arıyor; bir bakıma ”Emniyet”ten, ”Savcı”dan, ”mahkeme”den, kısacası ”yargı”dan ”şikayetçi” olduğunu yana yakıla belirtiyordu.

    Bu haberin daha ilk cümlelerini okurken; ”öfke”si bakışlarından fışkıran, ”isyan”ı saçlarından taşan gencecik bir insan, Volkan ÇELEBİ beliriverdi karşımda.

    O da tıpkı Bakan ÇELİK gibi ”Ağabeyim Suçsuz !” diye haykırmıştı, hem de bir kez, bir gün değil; günlerce, aylarca…

    ”5 günlük” tutuklamayı ”200” kez aşan yaklaşık ”1000” gün için…

    Volkan’ın 2. Ergenekon davasından tutuklu ağabeyi, Kara Pilot Teğmen M. Ali Çelebi ”32 ay” sonunda serbest bırakıldı…

    Peki bu durumda, ”yurttaş” Osman ÇELİK’in ”5 günlük” tutukluluk hesabını bir ”Devlet Bakanı” sorabiliyorsa, ”yurttaş” M. Ali ÇELEBİ’nin ”1000 günlük” hesabını ”da” sorması gerekmez mi ?

    Ne ki, M. Ali ÇELEBİ’nin salıverilmesinin üstünden 40 gün geçtiği halde, ”Devlet Bakanı” böyle bir sormadı…

    Faruk ÇELİK, yalnızca ”Çelik ailesi”nin ”bakanı” mıdır ?

    Bir ülkede ”hukuk”u; ”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın !” anlayışıyla algılayan bir ”Devlet Bakanı”nın varlığı; o ülkenin anayasasında yer alan ”hukuk devleti” ilkesinin ne denli ”ciddi”ye (!) alındığının bir örneğini oluşturmuyor mu ?

    Aslında bu ”ikinci” bir örnek oluyor; biliyorsunuz, Ergenekon Davası’nın ”Başsavcı”sı, Başbakan R.T. ERDOĞAN…

    Ülkenin yönetiminin başında böyle bir ”Başbakan”ın olması; böyle bir ”Devlet Bakanı”nın yönetimde yer alması, görevlerini sürdürebilmeleri; o ülkenin anayasasında yer alan ”hukuk devleti” ilkesinin ”koruyucu”su olan ”yargıç”lar arasında da, bu ilkeye yeterince bağlı olmayanların varlığının bir ”göstergesi” gibidir…

    Dolayısıyla bu durumun, yargıçların karara varmasında büyük bir payı olan ve anayasada yer alan ”vicdani kanaat”in de ”çoğu kez” devre dışı bırakılmasına neden olduğundan söz edilebilir….

    İşte bu tutumu ortaya koyan onca ”örnek”ten birini de; ”Balyoz Davası”nın, 17 Haziran’da yapılan duruşmasında, Türkiye’nin NATO’daki kordiplomatik bir görevlisi olan tutuklu Tuğgeneral Hakan AKKOÇ’un savunması oluşturdu…

    Şöyle diyordu Tuğğ. AKKOÇ: Brüksel’de ”NATO Savunma Direktörü” görevimi sürdürürken, şahsıma ”RESMİ BİR TEBLİGAT YAPILMASINI BEKLEMEDEN”, hakkımda ”yakalama” kararı olduğunu avukatımdan duyar duymaz ve Oysa hakkında ”yakalama kararı” ve ”kaçma niyeti” olan bir şüpheli veya sanıktan beklenen normal bir davranış, en kısa zamanda ”yurtdışı”na kaçmasıdır. Eşim ve çocuklarımla birlikte yurtdışında olan; tutuklanmam halinde ise ”yaşam hakkım” ve ”mesleğimin sona ereceğini” bilen; oysa, yurtdışında yaşamak için maddi ve manevi çevre, dost, arkadaş ve ”iş gibi” her türlü olanağa sahip olan ”ben” vatanıma dönüyorsam; NEYE DAYANARAK ”KAÇMA ŞÜPHEM” OLDUĞUNA ”KARAR” VERDİNİZ ?

    Kuşkusuz yanıt verilmesi zor bir soru….

    Zaten yargıçlardan da bir yanıt gelmedi…

    Üstelik yalnız buna değil; Tuğğ. AKKOÇ’un neredeyse bütünü sorulardan oluşan savunmasının hiçbir sorusuna yanıt verilmedi…

    ”İddia makamı” derseniz; onlara yönelik onca soruya karşın oradan da bir ”ses” çıkmadı…

    İnsanın içini titreten bu ”sessiz”liği, Tuğğ. AKKOÇ şöyle değerlendirdi: Gördüğüm kadarıyla mahkeme heyeti de
    iddia makamı da ”susma hakkı’nı kullanıyorlar…

    Evet, ”susma hakkı”nı…

    Sekiz-on dakikalık savunmasını, Tuğğ. AKKOÇ yine bir soru ve buna verdiği yanıtlarla noktaladı: ”Neden mi buradayım !”

    ”ÇÜNKÜ SUÇSUZUM !” ; ”ÇÜNKÜ BURASI BENİM VATANIM; TOPRAĞIM; BURADA DOĞDUM; BURADA ÖLECEĞİM !”

    Kuşkusuz Tuğğ. AKKOÇ’un yüreği yana yana verdiği yanıtlardı bunlar

    Ve bu kez, Başkan’dan bir ”ses” geldi: ”sorusu olan var mı ?”

    Kimin olabilirdi ki…

    Oysa bütün bu olan biteni, ”Vicdani Kanaat” ilkesinin önleyebileceğini insan düşünmeden edemiyor…

    Ne yazık ki Ergenekon duruşmaları, bu ”ilke”nin kullanımının yitirildiğini gösterdi…

    Dolayısıyla ”vicdan” anayasadan çıkarılmalı; ”vicdansız” bir ”anayasa” yapılmalı; sanırım R.T. ERDOĞAN’ın anayasasına da yakışır; uygun da olur gelecekteki Ergenekonlar (!) için….

    Ne dersiniz ?

    Meriç VELİDEDEOĞLU…01.07.2011
    Cumhuriyet

    Cevapla

    • drunkenknight Says:

      Tuğğ.Hakan AKKOÇ’un savunması ;

      “Balyoz Planı” iddialarına ilişkin 196 emekli ve muvazzaf askerin yargılandığı davanın 33. duruşmasına damgasını vuran savunmalardan biri de Tuğgeneral Hakan Akkoç’a aitti..İşte izleyenleri duygulandıran ve sarsan o konuşma…

      BEN ,61 NO’LU ,NAM’I DİĞER EK-A MAĞDURU TUĞGENERAL HAKAN AKKOÇ.

      SEMİNERE KATILMADIM,SEMİNER SIRASINDA YURT DIŞINDAYDIM.BU HUSUS ,GENELKURMAY BAŞKANLIĞI VE PASAPORT DAİRESİNDEN MAHKEMEYE GÖNDERİLEN YAZILARLA TEYİT EDİLMİŞTİR.

      SÖZDE PLANI BASINDAN ÖĞRENDİM.İSMİM DIŞINDA ,KASITLI OLARAK EK-A ‘YA YAPIŞTIRILMIŞTIR…SÖZDE PLANLA İLGİLİ HİÇ KİMSEDEN EMİR ALMADIM ,VERMEDİM ,HERHANGİ BİR ÇALIŞMA YAPMADIM ,YAPTIRMADIM ,HİÇ KİMSE BANA GÖREV VERMEDİ…

      SÖZDE PLANDA EK-A KAPSAMINDA SEMİNERLE İLGİLİ HUSUSLARDA VEYA İDDİANAMENİN HERHANGİ BİR YERİNDE BİR GÖREV ALDIĞIMA DAİR ISLAK İMZAM YOK,PARAFIM YOK,PARMAK İZİM YOK,SES KAYDIM YOK VE BENZERİ HUKUKİ DAYANAK VEYA DELİL YOKTUR!!! HAKKIMDA HAZIRLANMIŞ POLİS TESPİT TUTANAKLARINI CMK ESASLARINA UYGUN HAZIRLANMADIĞI İÇİN KABUL ETMİYORUM…!!!

      HER İNSANIN YAŞAMI SÜRESİNCE İSTEKLERİ OLMUŞTUR.AMA BENİM ,HİÇBİR ZAMAN TSK’Nİ VE TC ‘Nİ TEMSİL ETTİĞİM ONURLU BİR GÖREVDEN ,BELÇİKA’DAN İZİN ALIP HAPİS YATMAK GİBİ BİR FANTEZİM OLMAMIŞTIR…AMA SAYENİZDE BU ,OLAĞANÜSTÜ BİLE DİYEMİYECEĞİM ACAYİP OLAY GERÇEKLEŞMİŞTİR…

      ADİL OLANIN PEŞİNDEN GİDİLMESİ DOĞRUDUR,EN GÜÇLÜNÜN PEŞİNDEN GİDİLMESİ İSE KAÇINILMAZDIR…GÜCÜ OLMAYAN ADALET CAİZDİR.ADALETİ OLMAYAN GÜÇ İSE ZALİM …
      GÜCÜ OLMAYAN ADALETE MUTLAKA BİR KARŞI ÇIKAN OLUR,ÇÜNKÜ İNSANLAR HER ZAMAN VARDIR.ADALETİ OLMAYAN GÜÇ İSE TÖHMET ALTINDADIR.DEMEK Kİ ADALETLE GÜCÜ BİRARAYA GETİRMEK GEREK,BUNU YAPABİLMEK İÇİNDE ADİL OLANIN GÜÇLÜ ,GÜÇLÜ OLANIN ADİL OLMASI GEREKİR…

      ADALET TARTIŞMAYA AÇIKTIR,GÜÇ İSE İLK BAKIŞTA TARTIŞILMAZ BİÇİMDE ANLAŞILIR.BU NEDENLE ,GÜCÜ ADALETE VEREMEDİK.ÇÜNKÜ GÜÇ ADALETE KARŞI ÇIKIP KENDİSİNİN ADİL OLDUĞUNU SÖYLEDİ.ACABA HAKLI OLANI GÜÇLÜ KILAMADIĞIMIZ İÇİN Mİ GÜÇLÜ OLANI HAKLI KILDIK ???

      ŞİMDİ BİR DİLEĞİM VAR;

      BANA BU ÇİRKİN İFTİRAYI ATAN ÖZGÜRLÜĞÜM VE YAŞAM HAKKIMIN GASP EDİLMESİNE NEDEN OLANLARA ,ORTAM SAĞLAYANLARA ÇOK UZUN BİR ÖMÜR DİLİYORUM.O KADAR UZUN BİR ÖMÜR Kİ YAŞADIKLARI HER ANIN IZDIRAP İÇİNDE GEÇMESİNİ DİLİYORUM…

      HEYET ÜYESİ SAYIN HAKİM MURAT ÜRÜNDÜ ‘DEN ,BÜTÜN EK-A ‘CILARA ‘‘SİZİ NİYE EK -A’YA YAZDILAR ” DİYE SORDU . O SORMADAN CEVABINI BEN SÖYLEYEYİM : ” SİZCE NEDEN ?” ,ÇÜNKÜ BEN BİLMİYORUM ,AMA MAHKEME HEYETİNİN BİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM .BİLMİYOR OLSAYDINIZ ,ŞÜPHE DUYARDINIZ ,ŞÜPHEYİ DE BENİM LEHİME İŞLETİRDİNİZ,KANUN GEREĞİ OLARAK ….BANA SÖYLERMİSİNİZ ,BEN NİYE BURADAYIM???

      İDDİA MAKAMINA SORUYORUM ,HANGİ MADDİ DELİL VE SOMUT GERÇEKLERE GÖRE BENİ İDDİANAMEYE YAZDINIZ? HEYETİNİZE SORUYORUM ,HANGİ MADDİ DELİL VE SOMUT GERÇEKLERİ DOĞRU KABUL ETTİNİZ DE İDDİANAMEYİ KABUL ETTİNİZ…?

      BENİ SEVMEYEBİLİRSİNİZ ,ÇÜNKÜ SEVGİ EMEK VE ZAMAN İSTER ,ANLARIM .SAYGI DA DUYMAYABİLİRSİNİZ ,AYRI DÜNYA GÖRÜŞLERİNE SAHİP OLABİLİRSİNİZ ,BUNU DA ANLAYABİLİRİM .AMA BUGÜNE KADAR EN KUTSAL HAK OLAN ÖZGÜRLÜK VE YAŞAM HAKKINA ,EN UFAK BİR MÜDAHALEDE -Kİ SONUNDA HAPİS YATMAKTA YOKTU- BÜYÜK BİR HASSASİYET GÖSTERDİNİZ .BEN İLK İFADEMİN ALINDIĞI 5 MAYISTAN BUGÜNE KADAR ÖZGÜRLÜK VE YAŞAM HAKKIMI KAYBETTİM.HAK ,HUKUK VE MÜLKÜN TEMELİ OLAN ADALET BOYUTUNDA ,MAHKEMENİZE VE İDDİA MAKAMINA KARŞI GÖSTERDİĞİNİZ HASSASİYETİ BEN ETMİYOR MUYUM ?…

      BİR DEVRE ARKADAŞIM VAR,TUĞ.SUAT DÖNMEZ.KADER BİZİ BİRÇOK KEZ AYNI ZAMAN DİLİMİNDE AYNI YERLERDE BULUŞTURDU .1998-2001 YURT DIŞI GÖREVİNDE BERABERDİK.DÖNÜŞTE 3.KOR. DA GÖREV YAPTIK,66 NCI TUG.DA BERABER TB .K.LIĞI YAPTIK.EN SON OLARAK YURTDIŞINDA BERABER GÖREV YAPIYORDUK.KENDİSİ DE SÖZDE 16 KİŞİLİK EK-A LİSTESİNDE 8 İNCİ SIRADA ,BEN İSE 9 .SIRADAYIM .O LİSTEDEN TEK OLMAYAN TUĞG.SUAT DÖNMEZDİR.YANLIŞ ANLAŞILMASIN , KİMSEYİ TUTUKLAYIN GİBİ BİRŞEY DEMİYORUM ,HEDEF GÖSTERMİYORUM .SADECE ÇELİŞKİYİ GÖSTERMEYİ AMAÇLIYORUM .BEN İZİN ALIP GELDİM ,TUTUKLADINIZ …ŞİMDİ SORUYORUM :TAMAMEN AYNI DURUMDA İKİ KİŞİDEN ( TÜMG..BEKİR MEMİŞ VE ALB.BEŞLER GÜZEL ÖRNEĞİNDE OLDUĞU GİBİ ) BİRİSİNİN HAYATI KARARTILIYOR ,DİĞERİ ŞÜPHELİ BİLE DEĞİL .İDDİA MAKAMI VE SAYIN HEYET BUNU BANA SÖYLEYEBİLİR VEYA AÇIKLAMAK İSTER Mİ ?

      DOSYADAKİ HANGİ DELİL DURUMU VE HANGİ KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHESİNİ GÖSTEREN OLGULARA GÖRE ,ÖZGÜRLÜK VE YAŞAM HAKKIMA MÜDAHALE ETTİNİZ?

      ŞİMDİYE KADAR ANLAŞILDIĞI ÜZERE ,HAKKIMDA HİÇBİR HUKUKİ DAYANAK VEYA DELİL OLMADIĞI HALDE HANGİ DELİLLERİ TAM OLARAK TOPLAYAMADINIZ?

      ULUSLARARASI BİR KONUMDA ,BÜTÜN PERSONELİMİN 74 ÜLKENİN VATANDAŞI OLMASI ,GÖREVİMİN DÜNYADAKİ NATO BİRLİKLERİNİN FAALİYETLERİNİN ,LOJİSTİK VE KAYNAK İHTİYACININ SAĞLANMASI VE BENİM DE NATO SAVUNMA DİREKTÖRÜ OLDUĞUM BİLİNDİĞİNE GÖRE ,KONUMUM İTİBARIYLA HANGİ DELİLLERİ KARARTMA VE ETKİ YAPMA ŞANSIM VE İHTİMALİM VARDIR ?

      SON OLARAK SÖYLEDİKLERİMİ ŞÖYLE BİR HAYAL EDİN :

      NATO ‘DA KORDİPLOMATİK GÖREV YAPARKEN ,ŞAHSIMA RESMİ BİR TEBLİGAT YAPILMASINI BEKLEMEDEN HAKKIMDA YAKALAMA KARARINI VE AVUKATLARIMDAN KESİN OLARAK TUTUKLANACAĞIMI ÖĞRENMEME RAĞMEN BİLE BİLE MAHKEMENİZE GELDİM.HAKKINDA YAKALAMA KARARI OLAN VE KAÇMA NİYETİ OLAN BİR SANIKTAN BEKLENEN NORMAL BİR DAVRANIŞ EN KISA ZAMANDA YURTDIŞINA KAÇMAKTIR.EŞİMLE ÇOCUKLARIMLA BERABER YURTDIŞINDA YAŞARKEN TUTUKLANMAM HALİNDE ÖZGÜRLÜĞÜM ,YAŞAM HAKKIM VE MESLEĞİMİN SONA ERECEĞİNİ BİLEN ,HALBUKİ YURTDIŞINDA YAŞAMAK İÇİN MADDİ ,MANEVİ ,ÇEVRE ,DOST,ARKADAŞ VE İŞ GİBİ HERTÜRLÜ OLANAĞA SAHİP OLAN BEN VATANIMA DÖNÜYORSAM ,NEYE İSNAT ETTİREREK KAÇMA ŞÜPHEM OLDUĞUNU KARAR VERDİNİZ?

      NEDEN Mİ DÖNDÜM ?

      CEVABI BASİT ,25 MARTTAKİ MAHKEME KARARINDA ” BAKIN ŞEREFLİ TÜRK SUBAYI KAÇMAZ DEDİNİZ AMA İŞTE KAÇTILAR …” DENMESİNİN 162 KİŞİNİN TUTUKLUĞUNUN DEVAMINA DENMESİNİN VE KALAN ARKADAŞLARIMIN BENİM ÜZERİMDEN HAPİSTE KALMA İHTİMALİNE KARŞI VİCDANIMA HESAP VEREMEM DİYE DÖNDÜM .GELMEDEN ÖNCE BENİ ARAYIP ”HAK HUKUK YOK ,ASLA GELME ‘‘ DİYEN ARKADAŞLARIMIN TELKİNİNE RAĞMEN DÖNDÜM.1000 KEZ KARAR VERMEM GEREKSE AYNI KARARI VERİRİM VE DÖNERİM .ÇÜNKÜ HAPİSHANE HAYATIMIZDAN ÇALINAN DAKİKANIN ,SANİYENİN DEĞİL,HER ANIN DEĞERİNİ DÜNYADA ÖLÇEBİLECEK BİR DEĞER BİRİMİ YOK VE BUNLARIN GERİ DÖNÜŞÜ DE YOK…

      NEDEN Mİ BURDAYIM ?
      ÇÜNKÜ BEN DOĞRUYUM ,DİMDİK DURUYORUM ,EĞRİLERİN ,MUTLAKA VE MUTLAKA BİRGÜN CEZASINI BULACAĞINI BİLİYORUM.
      NEDEN Mİ BURDAYIM ?
      ÇÜNKÜ BURASI BENİM VATANIM ,TOPRAĞIM ,BURADA DOĞDUM,BURADA ÖLECEĞİM…
      NEDEN Mİ BURDAYIM?
      ÇÜNKÜ MÜLKÜN TEMELİ OLAN ADALETE İNANCIMI KAYBETMEDİM .YÜCE ADALETİN TECELLİ EDECEĞİNİ BİLİYORUM…

      TALEBİM İSE ,
      İSMİMİ TARİH ÖNÜNDE LEKELEMEYE ÇALIŞAN ORGANİZE SUÇ ÇETELERİNİ BULUP ,GEREKENİ YAPMANIZ VE BU İNSANLIK DIŞI UYGULAMAYA SON VEREREK BERAATIMI SAĞLAMANIZDIR.
      SONUÇ OLARAK ;
      HAKLILARIN MAHKUM EDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE BÜTÜN DOĞRULARIN YERİ CEZAEVİDİR…

      SAYGILARIMLA
      HAKAN AKKOÇ

      Cevapla

  7. Aziz Says:

    12 Eylül belgelerini Balyoz belgeleri ile harmanlayıp (neden acaba? Balyoz başlı başına bir darbe planı ise ve tüm kanıtlar elde ise 12 Eylül belgelerinin o bavulda ne işi vardı? BURADA ASIL MANİPÜLATİF OLAN 12 EYLÜL BELGELERİDİR. BALYOZ BELGLERİNİN 12 EYLÜL BELGELERİNİN YANINDA OLMASI TAMAMEN MANİPÜLE AMAÇLIDIR… Kaldı ki madem o bavulda 12 Eylül gibi gerçek bir darbenin belgeleri de vardı, neden sadece Balyoz belgeleri için dava açıldı… yani, yapılmış bir darbenin tüm GERÇEK belgeleri neden görmezden gelindi de yapılmamış bir darbenin gerçekliği ŞÜPHELİ belgeleri için dava açıldı ??? ve bu durum neden pek muhterem yandaş darbelerle hesaplaşıyoruz diyen Müslümanlar’ın vicdanını zerre kadar rahatsız etmez?)… Başa dönersek, 12 Eylül belgelerini Balyoz belgeleri ile harmanlayıp valize doldurup bu süreci başlatan kim? Kim ordunun kozmik odalarından sayfalarca 12 eylül belgelerini kolaylıkla çıkarabilir?

    Cevapla

  8. karsidevrim Says:

    Dani ve Pınar çiftini üzülerek takip ediyorum,ele geçen BALYOZ gibi belgelere bunlar “sahte” demekten başka birşey gelmiyor olması onlar için üzüntü verici bir durum.Seminer ve ses kayıtları sahte değil demiş 🙂 çok şükür bunu inkar edememiş.BALYOZ belgelerinin SAHTE olduğunu burada değil MAHKEMEDE isbat etmek gerek.Daha dün tümgeneral m.mutlu’nun ses kaydını dinledik balyozda daha neler var binlerce belgeyi devlet sırrı diye iddianame eklerinden çıkarttırdık diyor.
    Bu konuşma da sahte değil mi?
    🙂 sizin hayatınız sahte.Çetin Doğan beyefendi ömrünün geri kalanını KODESTE geçirecek buna kendinizi hazırlayın.
    Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini DEVİRMEYE çalışmak heralde SAHTE demekle örtbas edilemiyor.
    Son darbeyi dönemin genel kurmay başkanı indirecek zaten.Hilmi Özkök henüz her şeyi anlatmadı.

    Cevapla

    • drunkenknight Says:

      karsidevrim;

      Birgün olsun Silivri’deki duruşmaları merak edip te izledin mi duruşmalardan herhangi birini ?……hiç savunmasını yapan insanları dinledin mi yada savunmalarını okudun mu ? ….ve…acaba diye sordun mu kendine ?…Uyuyabiliyor musun geceleri yastığa başını koyduğunda vicdanın rahat bir şekilde ?….Kalbin sıkışıp, kalp atışların göğüs kafesini delecek gibi oluyor mu ?…ter basıyor mu avuçlarını ?….Dolanıyor musun karanlıkların içinde dört duvarın arasında ?….Perdeyi aralayıp bakıyor musun sokaktaki elektrik direğinin altındaki ışık huzmesine rahatlatması için ruhunu ?….ve dua ediyor musun:

      ”Allah’ın gazabı masumların ahını alanların üzerine olsun”….

      Cevapla

      • Sinan Says:

        drunkenknight, bu söylediklerin normal insanların vicdanlarına hitap eden şeyler… Bu duyguları “insanlarda” aramalısın.

        Cevapla

  9. karsidevrim Says:

    drunkenknight ,müslümanlık yeni mi aklınıza geldi,bu çetin doğan denen zevat Orta Asyada ki Türk Devleti Üniversiyesi olan Ahmet Yesevi üniversitesine gerizekalı Sezer Tarafından atandıktan sonra ilk işi üniversiteye giden başörtülü kırgız kazak türk ve dungan nekadar öğrenci var ise hepsini uzaklaştırmak oldu,bize islamiyet müslümanlık dersi vermeyi bırak şimdi.Vicdanım rahatmıymış elbette rahat Hak a’lidir onu hiçbir şey galebe çalamaz ve bir zorbanın devrilişini bitişini hepberaber izliyoruz.Bu tüm zalimlere ve cuntacılara DERS olsun!

    Balyoz itirafları devam ediyor ;

    GNKUR. İSTH. KARŞI KOYMA (İKK) BAŞKANI TÜMG. M.MUTLU ARIKAN’DAN ERGENEKON ve BALYOZ İTİRAFLARI:

    “MUSTAFA DÖNMEZ PEZEVENGİNE HERŞEYİ PARA İÇİN YAPTIM DEDİRTEMEDİK, İŞİN İÇİNDE SİLAH OLUNCA ERGENEKON TERÖR KAPSAMINA YARGILANMAYA BAŞLADI”

    “GİZLİLİK GEREKÇESİ İLE BAZI ERGENEKON BELGELERİNİ İDDİANAME EKLERİNDEN ÇIKARTTIK. DAHA NELER VAR NELER”

    YAŞAR BÜYÜKANIT’IN BELGELERİNİ BİLGİSAYARINDA SAKLAMIŞ, SALAK!!!

    YAŞAR BÜYÜKANITLA İLGİLİ NE KADAR HASTANEYE GİTMİŞSE, BÜTÜN HASTANE KAYITLARI NE KADAR İŞTE İLAÇ ALMIŞSA, O İLAÇLAR TEK TEK GÜN GÜN KAYITLAR TUTMUŞLAR. HURŞİT TOLONDAN ÇIKIYOR BUNLAR. İFADESİNİ OKUYORUM. İFADESİNDE SORUYORLAR PEKİ BU BELGELERİ NİÇİN TOPLADINIZ? NEYDİ AMACINIZ. EMİR SUBAYIM FİLAN ŞEY YAPMIŞTIR DİYOR. EĞER BANA BİR YERDEN E-MAİLLE FİLAN GELMİŞSE O DA BİLGİSAYARIMI DÜZENLEMİŞTİR DİYOR.

    YAŞAR BÜYÜKANITIN BALDIZI KOCASINI ÖLDÜRMÜŞ VE BÜTÜN BU ADLİ İŞLEMLER, ŞEYDE. İNSANLARIN BİLGİSAYARLARINDA. YAŞAR BÜYÜKANITIN EŞİ KİMİNLE SAMİMİYMİŞ. SALAK NE GEREK VAR.

    O BELGELERİ BAŞKALARI KOYMUŞ DİYORSUNUZ E KARDEŞİM TELEFON GÖRÜŞMELERİNİDE Mİ BAŞKALARI YAPTI

    Artık kuyruğu öyle kaptırmışlar ki çaresiz sonlarını bekliyorlar.. 🙂

    http://karsidevrim.wordpress.com/2011/06/30/sok-tum-general-m-mutlu-arikandan-ergenekon-istirafisok-ses-kaydi/#comments

    Cevapla

  10. karsidevrim Says:

    Twitter’dan bir izleyici: Çetin Doğan’ı kamu vicdanı suçlu ilan etmiştir bile.

    Dani: O kamu vicdanının adresini bana da verseniz, ben de danışsam?

    Şu yukarıda ki yorum bile gerçeklerden nekadar uzak olduğunu anlamak için yeterli.Twitler bomba gibi ama cevaplar SAHTE 🙂 Kamu vicdanının adresini sormuş muhterem YAHUDİ DANİ,adres 12 haziran genel seçimleri..

    Halkın ezici çoğunluğu BALYOZ gibi Ergenekon gibi davaların üzerine giden iktidara durmak yol tepelemeye DEVAM izni vermiştir.Şimdi meclise bile giremeyen muhalefetin ezikliğinde bir cevap bekliyorum..

    Cevapla

  11. drunkenknight Says:

    karsidevrim;

    1) kamu vicdani ve 12 haziran genel seçimlerini aynı kefede değerlendirmen tamamen çarpık zihniyetinin bir yansıması…

    2) Ezici çoğunluk derken bildiğim kadarıyla %50 oy aldığı AKP’nin…(tabii akla mantığa sığmayan ve hiçbir şekilde mantıklı bir açıklaması yapılamayan 10 milyonluk bir seçmen artışının gölgesinde….bu konuya dair bir görüşün varsa açıklarsan sevinirim…yoksa acaba Gülen amcanızın referandumda vermiş olduğu ”mezardaki ölüleri bile kaldırın” talimatı 12 haziran genel seçimlerinde de mi uygulandı ?)

    3) Meclis’e bile giremeyen….Sayın Mustafa BALBAY,Sayın Mehmet HABERAL,Sayın Engin ALAN (hani şu en bi demokrat başbakanınız geldiğinde ayağa kalkmadığı için tutuklu olan TSK personeli) ve diğer KCK tutuklularını kastediyorsunuz sanırım…Milletin iradesinin üstünlüğünü her yerde dilinden düşürmeyen, seçilmişlerin atanmışlara karşı üstünlüğünü her dem vurgulayan başbakan R.T. ERDOĞAN, ne oldu da adını anmaz oldu iradenin…..Seçimden önce de yargıyı yönlendirmesine de elbet bir cevabın olacaktır….bekliyorum…

    4) GNKUR. İSTH. KARŞI KOYMA (İKK) BAŞKANI TÜMG. M.MUTLU ARIKAN’DAN olduğu kesin değil….iddia edilen….şimdi şöyle bir soru geliyor aklıma….şayet bunlar gerçekse, neden iddianameye dahil deliller değilde (ses kayıtlarının elde edilme yöntemleri büyük ihtimalle zaten kanunlara aykırı) internete düşen ses kayıtları biçimindeler….
    hani o çok sevdiğin kamu vicdanını yönlendirmek,yeni manipülasyonların,çarpıtmaların,bilgi kirliliğinin gölgesinde yapılacak başka operasyonların ve tutuklamaların habercisi mi ?

    5) Doğru söylüyorsun….”Hak a’lidir onu hiçbir şey galebe çalamaz”…ancak….”bir zorbanın devrilişini, bitişini hep beraber İZLEYECEĞİZ…”

    Cevapla

    • ihtimal Says:

      Tayyip amca geldiginden ayaga kalkamadigi icin hapse atilan TSk elemani 🙂 Ne kadar guzel bilgilendiriyorsun insanlari… Olaylari cartpitmakta uzerine olmadigi icin sen bir sapiksin drunken 🙂 Acracia simdi burda olsaydi seni hakli bir sekilde once yalanci sonrada ahlaksiz olarak adlandirirdi 🙂

      Cevapla

      • drunkenknight Says:

        ihtimal;

        Sayın Engin ALAN’ın ayağa kalkmadığı için Silivri’de olduğunu bizzat Başbakan R.T.ERDOĞAN kendisi söylemedi mi ?
        Başbakanınız o kadar çok pot kırıyor ki…devirdiği çam ağaçlarından (aslında söyledikleri tam olarak nasıl düşündüğünü ele veriyor) kaç tane 2B arazisi çıkar var sen hesap et….

        Cevapla

      • drunkenknight Says:

        İhtimal;

        Bu sözler kime ait ?

        “Bir ülkenin başbakanı anma törenine gider de bir Korgeneral ayağa kalkmaz mı. Kalkması gerekir. Kalkmadığı takdirde bedelini öder. Bedelini de ödedi. Çanakkale’de anma törenlere gidiyoruz bu beyefendi ayağa kalkmadı. ONDAN SONRA GEREĞİ YAPILDI O AYRI MESELE. AMA ŞİMDİ BAKIN GİDECEĞİ YERİ O DA BULDU…”

        Cevapla

      • drunkenknight Says:

        İhtimal;

        ”Olaylari cartpitmakta uzerine olmadigi icin sen bir sapiksin drunken Acracia simdi burda olsaydi seni hakli bir sekilde once yalanci sonrada ahlaksiz olarak adlandirirdi ”

        Tek söyleyeceğim….Rumuzumu çıkar ve onun yerine kendi rumuzunu koy….-olayları çarpıtan kişi için kullanacağın kelime sapık değil…yanlış tercih….yalancı yada manipülatör daha iyi oturur….ama madem sen öyle bir tercih yapmışsın saygı duymak gerek…-…aşağıdaki gibi…(kolaylık olması için yazıyorum…yoksa yapamayacağını düşündüğüm için değil…) ;

        Olaylari cartpitmakta uzerine olmadigi icin sen bir sapiksin ”ihtimal” Acracia simdi burda olsaydi seni hakli bir sekilde once yalanci sonrada ahlaksiz olarak adlandirirdi

        Cevapla

  12. drunkenknight Says:

    METİN LOKUMCU CENAZESİ İLE İLGİLİ ELİNİZDE NE VARSA….

    Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı, tüm basın yayın kuruluşlarına bir yazı göndererek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hopa mitingi öncesi, esnası ve sonrasında meydana gelen olaylar ile bu olaylarda “rahatsızlanarak” hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun cenaze törenine ilişkin yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm görüntü ve fotoğrafların gönderilmesini istedi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği bu isteğe büyük tepki gösterdi. Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hopa mitingi öncesi, ve sonrasında meydana gelen olaylar ile bu olaylarda “rahatsızlanarak” hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun cenaze törenine ilişkin yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm görüntü ve fotoğrafların gönderilmesini istedi.

    Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu’nun Cumhuriyet Savcısı Nihat Hırka imzasıyla tüm basın yayın kuruluşlarına gönderilen yazı şöyle:

    “Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan soruşturmaya esas olmak üzere; 31.05.2011 tarihinde meydana gelen, kamuoyunda ‘Hopa Olayları’ olarak da bilinen, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın gerçekleştirdiği miting öncesi, esnası ve sonrasında meydana gelen olaylar ile bu olaylarda rahatsızlanarak hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun 01.06.2011 günü düzenlenen cenaze törenine ilişkin yayınlanmış ya da yayınlanmamış tüm görüntü ve fotoğraflarının -boyutları nedeniyle tercihen dijital ortamda (CD veya DVD)- Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi rica olunur.”

    Basın yayın kuruluşlarına gönderilen yazıda, savcılığa 10 gün içinde cevap vermenin zorunlu olduğu, eğer bu süre içinde istenen bilgilerin verilmesi imkansız ise sebebi ve en geç hangi tarihte cevap verilebileceğinin belirtilmesi gerektiği, aksi halde sorumlular hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesine aykırılıktan adli işlem yapılacağı bildirildi.

    Hopa’da 12 Haziran genel seçimi öncesi Başbakan Erdoğan’ın düzenlediği miting öncesi gerçekleştirilen protestolara katılan 13 kişi Artvin’de tutuklanmış, Hopa’daki olaylarda emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun yaşamını yitirmesini Ankara’da protesto edenlerden 20 kişi de Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında tutuklanmıştı.

    “HUKUKLA BAĞDAŞMIYOR”

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Hopa Cumhuriyet Başsavcılığının, olaylara ilişkin tüm fotoğraf ve görüntüleri istemesiyle talebe uygun davranmayanlar hakkında işlem yapılacağını bildirmesinin hukukla bağdaşmadığını bildirdi.

    TGC’den yapılan yazılı açıklamada, Hopa Cumhuriyet Başsavcılığının yayın organlarından gösterilere ve güvenlik güçlerinin müdahalesine ilişkin tüm fotoğraf ve görüntü kayıtlarını istemesi, verilmemesi halinde soruşturma açılacağını belirtmesinin bir zorlama olarak değerlendirildiği kaydedildi.

    Savcılığın delil toplamak amacıyla böyle bir yola başvurduğunun düşünüldüğü belirtilen açıklamada, şöyle denildi:

    “Ancak hemen belirtelim ki, istek 5187 sayılı Basın Yasası’nın 12. maddesine aykırıdır. Söz konusu madde şöyledir; ‘Süreli yayın sahibi sorumlu müdür ve eser sahibi bilgi belge dahil her türlü haber kaynaklarını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz.’ Basın Yasası’nın 3. maddesinin radyo ve TV yayınlarının yasaklanması için kullanılmakta oluşu ve TCK’nın basın yayın fiillerini tanımlayan 6. maddesi yoluyla, 12. maddedeki güvencenin tüm yayın organlarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle Cumhuriyet Savcılığının isteğinin yasaya aykırı olduğunu, aksi taktirde uygulanılacağı belirtilen TCK’nın 257. maddesinin de kamu görevlileriyle ilgili olduğunu ayrıca vurgulamak isteriz. Gazetecilerin kamu görevi yaptığı, kamu görevlisi olmadığı ise bir başka gerçektir. Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi de gazetecileri basın özgürlüğünü korumak için çaba harcamaya ve ödün vermemeye çağırmaktadır. Cumhuriyet savcılığının isteklerinin hukukla bağdaşmadığını kamuoyunun bilgisine sunarız.”

    HOPA OLAYLARI

    Bilindiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Artvin-Hopa’da düzenlediği mitingin ardından çıkan olaylarda bir kişi hayatını kaybetmiş, atılan taşla yaralanan Başbakanlık koruma polisi seçim otobüsünden düşerek ağır yaralanmıştı.

    Erdoğan, olaylarla ilgili olarak “Hopa’ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum” demiş, miting öncesinde başlayan olaylar, mitingden sonrasında da devam etmiş yaklaşık 60 kişi gözaltına alınmıştı.

    “ADLİ MAKAMLARA BİLDİRME, İLETME GİBİ BİR YÜKÜMLÜLÜKLERİ YOKTUR”

    Çağdaş Gazeteceler Derneği (ÇGD) Genel Yönetim Kurulu, “her gün onlarca olay izleyen, bunların bir çoğunda şiddet görüntüleriyle karşılaşan gazetecilerin ellerindeki görüntüleri adli makamlara bildirme, iletme gibi bir yükümlülükleri olmadığını” belirtti.

    ÇGD Genel Yönetim Kurulu adına yapılan açıklamada, Hopa Savcılığının, bugün basın ve yayın kuruluşlarına birer yazı göndererek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs’ta Hopa’da yaptığı miting öncesi ve sonrasında çıkan olaylarda ve bu olaylar sırasında yaşamını yitiren Metin Lokumcu’nun cenaze töreninde çekilen, yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm fotoğraf ve görüntüleri istediği öne sürüldü.

    Hopa Savcılığının yazısında, “10 gün içinde yazıya yanıt verilmesi, verilmediyse bunun nedeninin bildirilmesinin de istendiği” kaydedilen açıklamada, bunu yapmayan ya da fotoğraf ve görüntüleri göndermeyenler hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 257. maddesi uyarınca adli işlem yapılacağının bildirildiği belirtildi.

    Açıklamada, şunlar belirtildi:

    “Savcılığın, şunu bilmesi gerekmektedir; gazeteciler, savcılığın personeli ya da olayları adli makamlara intikal ettirmek için maaş alan kolluk görevlileri değildir. Her gün onlarca olay izleyen, bunların bir çoğunda şiddet görüntüleriyle karşılaşan gazetecilerin ellerindeki görüntüleri adli makamlara bildirme, iletme gibi bir yükümlülükleri yoktur. Gazetecileri, izledikleri olayların tarafı, şikayetçisi, jurnalcisi haline sokmaya yönelik bu tavır, Başbakan’ın ve hükümetin basına yönelik düşmanca ve taraflı tutumunun devamı niteliğindedir.”

    Savcılık yazısında belirtilen TCK’nın 257. maddesinin, kamu görevlilerini ilgilendiren “görevi kötüye kullanma” suçunu düzenlediği anımsatılan açıklamada, “Yasal zorunluluk nedeniyle söz konusu yazıya eklenmiş olsa bile bu husus, gazetecileri devletin memuru gören anlayışı ortaya koymaktadır” görüşü savunuldu.

    Odatv.com

    Cevapla

  13. aaydın Says:

    Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık duygusuna “dejavu” denir. Türkiye’nin son günlerdeki politik olaylarını daha önce yaşadığınız duygusuna kapılıyor musunuz? Örneğin Ergenekon gözaltılarını, tutuklamalarını? Ya da “Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nı görevden alsın” sözlerini? Gelin yıllar öncesine gidip bir dejavu yaşalım…

    Bugün fikir hayatındaki kısırlığımızın temel sebeplerinden biri sol düşünceye düşmanlıktır. Bunun nedeni ise Soğuk Savaş ve onun uzantısı olarak 12 Mart-12 Eylül darbeleridir.
    Annales-School tarihçiliği; yani tarihi olayları ekonomik temelli düşünceyle anlama-analiz etme yöntemi solculukla özdeşleştirildiği için, bu anlayış bizim üniversitelerimize sokulmamıştır. Bu da hala temel meseleleri kavrayamamamıza neden olmaktadır.
    Gündemdeki olayları hala Soğuk Savaş yıllarının bize dayattığı tek boyutlu düşünce sistematiğiyle tartışıyoruz. Sosyal tarihçiliği-ekonomik tarihçiliği bilmiyoruz.
    Örneğin; Türkiye’deki Ergenekon soruşturması-davasını nasıl “okuyor-analiz” ediyorsunuz?
    Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla dengeleri alt üst olan günümüz dünyasında yeni oluşturulmaya çalışılan düzeni kavrayamadan Türkiye’deki olayları anlayabilir misiniz?
    Sözlerimi somutlaştırmak için size bir dejavu yaşatmalıyım!…

    Yeni yol haritası

    1945 yılında II. Dünya Savaşı bitti.
    Savaşın iki galibi Amerika ve Sovyetler (Rusya), özelikle 100 yıldır paylaşım mücadelesine girdikleri emperyal rakiplerini saf dışı edip dünyaya hakim oldu.
    İngiltere, Fransa galip bile olsalar savaş yorgunuydu; ABD’nin gölgesine sığındılar. Almanya, İtalya, Japonya zaten savaştan yenik çıktı.
    İki süper gücün dünyayı paylaşma isteği soğuk savaşın başlamasına neden oldu.
    “Milli Şef” İsmet İnönü’nün usta dış politikasıyla harbe girmeyen Türkiye, yönünü Batı’ya döndü. Üstelik bunu Atatürk döneminin SSCB’ye yakın dış politikasını tamamen değiştirerek yaptı.
    İnönü Türkiye’nin geleceğini Batı’da görse de, ülkenin tam bağımsızlıkçı çizgisinden çok taviz verme eğiliminde değildi.
    Oysa…
    ABD’nin yeni dünya düzeninde Türkiye’den istekleri vardı. Örneğin, Kore’ye asker gönderilmesi gibi…
    ABD, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalmasını istemiyordu;yeni ordulara ihtiyacı vardı.
    Çünkü…
    Sovyetler Birliği Avrupa’nın merkezine kadar gelmişti.
    Afrika’da, Asya’da sömürgeler özgürleşiyordu. Ortadoğu’da ulusal hareketler çığ gibi büyüyordu.
    Çin ve SSCB kapitalist ülkelere karşı birleşik cephe oluşturma kararı almıştı.
    Ve bu karardan 5 ay sonra Kuzey Kore, Güney Kore topraklarına girdi.
    II. Dünya Savaşı bitmişti bitmesine ama dünyayı paylaşım mücadelesi sürüyordu.
    Ve ABD’nin, savaşacak Mehmetçik’e ihtiyacı vardı.

    Genelkurmay Başkanı
    tasfiye edildi

    İsmet Paşa, iktidarı DP’ye kaptırmasaydı Kore’ye asker gönderir miydi?
    Türkiye’yi savaşa sokmamış İsmet Paşa’nın Kore’ye asker gönderme ihtimali az.
    Peki Genelkurmay’ın II. Dünya Savaşı’ndaki kurmay kadrosu görevde olsaydı, DP’nin isteğine uyar mıydı?
    Bu konuyu açmalıyım:
    Demokrat Parti 6 Haziran 1950’de TSK içinde “balans ayarı” yaptı.
    Bunu da ustaca başardı.
    Hükümet olunca gündeme hemen ezanın tekrar Arapça okunmasını getirdi. Ardından radyoda dini program yapılması yasağını kaldırdı.
    Dini duygulara seslenip kamuoyunun desteğini arkasına alınca Türkiye’nin gündemine suni bir olay getirildi:
    “Askerler darbe yapacak!”
    Parantez açayım: Bu dedikodunun üzerinden 60 yıl geçti; bugüne kadar bu dedikodunun doğruluğunu gösterir bir tek bilgi-belge bulunamadı.
    Ama DP Hükümeti bu dedikoduyu fırsat bilip, başta Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur olmak üzere ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekli etti.
    Ve…
    İki ay sonra ABD’nin isteği oldu:
    25 Temmuz 1950’de DP Hükümeti, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı aldı.
    DP, CHP’nin tavrından çekinip konuyu TBMM’ye bile getirmedi. Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürüverdi.
    Üst komuta kademesi tasfiyeye uğrayan TSK sesini bile çıkaramadı.
    Olayı protesto eden Türk Barışseverler Derneği’nin solcu üyeleri ise hemen cezaevine tıkılıp sesleri kesildi.

    Cevapla

  14. aaydın Says:

    1 Mart tezkeresi

    1950’lerdeki iç ve dış olayların günümüz dünyası ve Türkiye’si ile benzerliği var mı?
    1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla soğuk savaş dönemi sona erdi.
    Soğuk savaş sonrasının en sert paylaşım mücadelesinin yaşandığı Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu, Türkiye’nin yanı başında.
    Türkiye bugüne kadar sorunlu bölgelere BM nezdinde asker göndererek kanlı savaşların dışında kalmaya özen gösterdi.
    Fakat…
    Bu tarafsız dış politika bir yere kadar sürdü.
    Türkiye’nin 1 Mart (2003) Tezkeresi’ne onay vermemesi, ABD için dönüm noktası oldu.
    Tezkerenin reddedilmesini ABD, TSK’ya bağladı.
    İşte ben o tarihten sonra dejavu yaşamaya başladım.
    Bugün ne diyorlar:
    “TSK’da cunta var”; “Başbakan, TSK’nın üst komuta kademesini görevden alsın!”
    Sanıyorum oyunun henüz birinci perdesini seyrediyoruz.

    DEJAVU-2

    AVRUPA’YA KOMÜNİST OYUNU

    ABD’nin soğuk savaş doktrinine göre, büyük kara ordusuna sahip Türkiye, NATO şemsiyesi altında olmalıydı.
    DP de hükümet olunca NATO’ya başvurdu. Amerika desteğine ve Kore’ye asker göndermesine güvenip hemen kabul edileceğini sanıyordu.
    Olmadı; Avrupalılar Türkiye’yi istemedi.
    Şaşıran sadece Türkiye değildi; ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO’nun Avrupalı üyelerine sert çıkarak, Türkiye’nin acilen pakta alınmasını istedi.
    Avrupa’nın üstünde hala savaşın dumanı tütüyordu; kimsenin sert demeçlerden korkacak hali yoktu.
    ABD ve Türkiye, Avrupa’yı ikna için iki yönteme başvurdu:
    Bunlardan birincisi, “Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi” yalanına yeniden başvurmak oldu!
    Bu yalanı maalesef Feridun Cemal Erkin ile Selim Sarper çıkardı. Güya talep Moskova Büyükelçisi Sarper’e sözlü olarak söylenmişti! Toprak talebini Stalin niye nota vererek yapmamıştı? Bilinmiyor.
    Zaten SSCB toprak talebini reddetti; Dışişleri Bakanı Molotov, “bu nereden çıktı, böyle bir talebimiz yok” demesine rağmen psikolojik harbe yenik düştüler. Bırakın o dönemi bu kara yalana hala inanılıyor; yıllardır iç politika malzemesi olarak kullanılıyor.
    Neyse dönelim konumuza…
    Ortada toprak talebine ilişkin belge filan olmayınca Avrupalılar bu yalana pek itibar etmedi.
    O halde Avrupalıları ikna için başka oyunlar gerekiyordu.
    Bulundu:
    “Türkiye komünist hareketlerin tehdidi altındaydı.”
    Bu “tehlikenin” gösterilmesi amacıyla 1951 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik “büyük tevkifat” yapıldı. Dört yüz kişi işkenceden geçirildi. Kimler yoktu ki; Ruhi Su, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Arif Damar, Mihri Belli…
    İşkenceye dayanamayıp aklını kaybedenler oldu. (İşkenceye uğrayanlardan Yılmaz Çolpan Paris Turizm Müşaviri iken 22 Aralık 1979’da ASALA tarafından öldürüldü. Sol’un tarihi acıklı insan hikayeleriyle doludur.)
    Basın günlerce komünistlerin nasıl sinsi bir oyunla rejimi değiştireceğini yazdı.
    Bu arada, ölüm korkusuyla Nazım Hikmet de Sovyetler Birliği’ne kaçınca yayınlar daha da sertleşti.
    ABD her fırsatta, Türkiye’nin komünist tehdidi altında olduğunu söylemeye başladı. Bu arada NATO kararını da bekleyemezdi. Ortadoğu ABD Büyükelçileri Konferansı İstanbul’da toplandı. Güçlü bir Ortadoğu savunma hattı kurulması ve Türkiye’nin bu savunmada etkin bir rol üstlenmesi istendi.
    Türkiye’nin Londra, Paris, Roma büyükelçileri de, Cumhurbaşkanı Bayar başkanlığında Çankaya Köşkü’nde toplanarak, Doğu Akdeniz savunmasına ilişkin kararları görüştü.
    Öte yandan…
    Bir avuç aydına/ komüniste karşı Türkiye’yi korumak için Amerikan 6’ıncı Filosu İstanbul’a geldi!
    Şaka gibi…ABD ayrıca Türkiye’ye 100 jet uçağı vereceğini açıkladı. Yani tehlike o kadar büyüktü!
    Bu arada Mehmetçik Kore’de yiğitçe savaşmayı sürdürdü. ABD, Kore’deki Türk Tugayı’na “Başkanlık Onur belgesi”ni verdi.
    Ödül karşılıksız bırakılır mıydı; hemen Kore’ye 900 kişilik ilave asker sevkıyatı yapıldı.
    Mehmetçik’in bir hiç yüzünden Kore’de şehitler vermesini protesto eden 56 üniversite öğrencisi tutuklandı. Tabii hepsi komünistti!
    Bu arada Ankara’ya ABD askeri heyetlerinin biri gidip diğeri geldi. Ziyaretler sonrasında Kore’ye hep takviye asker gönderildi; bu kez sayı 600 idi.
    Bir yanda Kore’ye asker gönderildi, diğer yanda solculara yönelik tutuklamalar hız kesmedi.
    Türkiye Sosyalist Partisi Genel Sekreteri Esat Adil Müstecaplıoğlu; Atilla İlhan ve Madımak’ta kaybettiğimiz Asım Bezirci’nin de aralarında bulunduğu 15 aydın tutuklandı.
    İstanbul’da Orak Çekiç adında gizli bir örgüt ortaya çıkarıldı! Üç kişi tutuklandı.
    Milli Eğim Bakanı Tevfik İleri solcu öğretmenlerin tasfiyesinin hızlandırılarak sürdüğünü açıkladı.
    Uzatmayalım…
    Sonuçta Avrupalılar “komünist tehlikesi oyununa” kandılar/ya da kanar gibi yaptılar; Türkiye’nin NATO’ya katılmasına izin verdiler. Zaten SSCB burunlarının dibine kadar gelmişti; riske girmek istemiyorlardı.

    Nedendir bilinmez bu kabulden sonra ABD, Türk-Amerikan Askeri İşbirliği’ne katkılarından dolayı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Liyakat Madalyası” verdi.
    Halk bayram yapıyordu:
    100 yıllık Rusya korkusundan yine bizi Batı koruyacaktı. Sovyetler saldırınca NATO bizim yanımızda olacaktı!
    Halbuki…
    Bu da koca bir yalandı. SSCB’nin saldırısı durumunda savunma hattı boğazlarda kurulacaktı.
    Neyse gelelim sonuca…
    Dün komünistler, bugün de “darbeci Ergenekoncular” cezaevinde!
    Size de yaşadıklarınız dejavu gibi geliyor mu?..

    En önemli silahları:
    CAHİLLİK

    Soğuk savaş doktrini 1950’de kolayca hayata geçirildi.
    1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi.
    Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen süper güç ABD, 1990’larda yeni doktrini Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kolları sıvadı.
    Bu konsepte göre Türkiye artık Kemalizmi bırakıp, yeni rol modeli ılımlı İslam’ın ipine sarılmalıydı.
    NATO konsepti gereği savunma ordusuydu.
    Ama artık bunu bırakmalıydı. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi artık bir kenara bırakılmalıydı. Özellikle Ortadoğu’da aktif rol almalıydı.
    Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri de sömürge ordusu değildi, ulusal devletin ordusuydu; “hadi şimdi de bu görevi üstlen” denince hemen “baş üstüne” diyemezdi.
    Demediği gibi Rusya ve İran ile ittifak kurulmayı öneren Paşalar bile çıktı. Tabii bu teklifi yapanların sonları Silivri’deki Ergenekon Davası oldu! Neyse…
    ABD, dünyayı dizayn etmekte kararlı; bunun ekonomik nedenleri var.
    En azından ilk etapta Irak’tan çekildiğinde Kürtleri ve petrol kuyularını koruyacak TSK’ya ihtiyacı var.
    Fakat 1950’lerde “tereyağından kıl çeker” gibi halledilen oyunlar/planlar bu kez hayata kolay geçirilemiyor.
    Baksanıza “Kürt Açılımı” bile sert muhalefetle karşılandı.
    Uyduruk mektuplarla TSK ve son günlerde Dersim meselesiyle CHP ne kadar yıpratılmaya çalışılsa da oyun tutmuyor; ikna edici olmuyor.
    Niye? Hükümete, yandaş medyaya, liberallere, din sömürücülerine rağmen oyun niye tutmuyor?
    Bakınız…

    İşte burada sosyal-ekonomik tarihçilikten yararlanacağız.
    1950’de Türkiye nüfusu 21 milyondu. Yüzde 75’i köylüydü; ve nüfusu 5 binin altında olan yerleşim yerlerinde oturuyordu.
    Okur yazar oranı sadece yüzde 30 idi.
    Kişi başına düşen gelir 166 Dolar’dı.
    Bu yoksul halkın cehaletinden yararlandılar.
    Türkçe ezanın kaldırılması, okullarda din derslerinin mecburi edilmesi, Fatih ve Eyüp Sultan gibi türbelerin açılması, radyoda din programlarının yapılması gibi popülist icraatlarla onu kandırdılar.
    Yoksul köylülerin temiz inançları siyasete malzeme yapıldı.
    Sadece onlar mı?
    Şehirliler de yeni gazino kültürüyle, ABD’den gelen jazz müzikle-dansla, güzellik yarışmalarıyla, radyo günleriyle, polisiye cep kitaplarıyla, renkli sinemalar ile meşgul edildi.
    Dinciler çok mutluydu. Ardı ardına çıkardıkları yayınlarda Atatürk’e hakaret etmek için birbiriyle yarıştırıldı. Her yanda Atatürk’ün heykelleri kırılıyordu.
    DP’nin besleme basını ise, ABD’nin Marshall planı çerçevesinde Türkiye 58 milyon dolarlık askeri yardımda bulunması gibi olayları manşetlere taşırken; Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğu; 234 Mehmetçik’in ise esir tutulduğu haberlerini görmezlikten gelmeye çalıştı.
    Peki….
    1950’liler 2000’li yıllara benziyor mu?
    Benzerlikler var kuşkusuz.
    Ancak bu oyun bugün niye pek tutmuyor?
    Hadi bu da size ev ödevi olsun…
    Soner Yalçın

    Cevapla

  15. aaydın Says:

    • Sokrat’ın Türkiye’deki yılbaşı tatili
    1 Ocak Cuma 2010
    Sokrat M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da yaşamış önemli bir düşünür. Karşısındakiyle tartışarak, diyalektik yöntemle gerçeğe ulaşmaya çalışıyor. Tartışmanın amacı, karşı tarafa üstünlük sağlamak değil. İnsan olmanın doğurduğu sorunlar karşısında ortak bir anlayışa varmak. Sokrat, kurulu düzene baş eğmeyen, bir grup ya da cemaatin üyesi olmayı reddeden, her zaman sürünün dışında kalan, bağımsız bir birey olmayı yeğleyen bir düşünür. Hiç ilgisi olmadığı halde, bir darbe girişimine karışmakla suçlanır. Yargılama sonucunda ölüme mahkûm olur. Kaçmayı kabul etmeyerek zehir içer ve yaşamına son verir.
    Sokrat, öğrencisi Alkibiades ile yılbaşı tatilini geçirmek amacıyla Türkiye’ye gelseydi ikisi arasında şöyle bir konuşma geçebilirdi:
    Sokrat: Alkibiades, bu ülkede insanlar sürekli tartışıyorlar. Bu onları iyiye, doğruya, gerçeğe yaklaştırıyor mu?
    Alkibiades: Hayır Sokrat, bu ülkede böyle bir alışkanlık yok. Burada insanlar birbirleriyle konuşmazlar. Birbirlerine konuşurlar. Düşünceler birbirlerine değmeden geçip gider. Amaç iyiyi, doğruyu bulmak değil. Önemli olan, tartışmadan üstün çıkmak.
    S: Gerçeğe doğru yönelmedikçe bu tartışmaların ne anlamı var?
    A: Bu ülkede herkes bir grubun, bir cemaatin mensubu. Tartışmadan üstün çıkmak aynı zamanda mensup olduğu cemaatin üstünlüğünü gösterir. Amaç bu olunca, tartışmak, ortak bir arayış ve bununla birlikte barış ve dostluk getirmiyor. Tersine, düşmanlıkları körüklüyor.
    S: Bu ülkede başka şeyler de oluyor galiba. Toprağa gömülü silahlar, imzasız darbe ihbarları, hükümet üyelerine suikast planları. Bunların anlamı ne? Gerçek nedir?
    A: Dediğim gibi, gerçek önemli değil. Gerçeğin ne olduğu, olaya hangi kamptan baktığına bağlı. Üyesi olduğun grubun amaçlarına ne hizmet ediyorsa, gerçek odur.
    S: Peki, ortak bir amacın, ortak bir değer sisteminin bulunmadığı bir ülkede demokrasi nasıl yürüyecek?
    A: Yürümüyor zaten. Ülkeyi yönetenlerin demokrasi anlayışı aynı görüşü paylaşanlar için geçerli. Eğer karşıt görüşlere sahipseniz başınıza olmadık şeyler gelebilir. Sonunda susmak zorunda kalırsınız. İşin en tuhaf yanı da, bunlar demokrasiyi korumak adına yapılır.
    S: Hiç anlamıyorum. Olmayan demokrasiyi nasıl koruyacaksın?
    A: Demokrasi olmadığını söyleyenleri susturarak.
    S: Ama Alkibiades, hiç olmazsa bana yaptıkları gibi, darbeyle ilgisi olmayan insanları, darbe suçlamasıyla yargılayıp mahkûm etmiyorlar.
    A: Bundan çok emin olma Sokrat. Burada da bir darbe yargılaması var. Darbeyle ilgili ilgisiz bir sürü insan, düşünürler, profesörler, yazarlar, gazeteciler yargılanıyor.
    S: Bu konuda benzerlik var anlaşılan. Ama hiç olmazsa kölelik yok bu ülkede.
    A: Bu konuda da ihtiyatlı olmak gerekir. 13 milyon işsiz insan var. Yoksulluk sınırının altında ve boğaz tokluğuna çalışmaya hazır pek çok insan bulabilirsin. Maden ocaklarında, ağır koşullar altında çalışan ve ikide bir ihmaller sonucu ölen insanlar var. Sonra Tekel işçileri var. Hükümet bu işçilerin çalıştıkları fabrikaları satıyor ve İşçilere de, geçinmeleri olanaksız bir maaşla geçici iş veriyor. Bazen köle olmak daha iyi olabilir.
    S: Kalk gidelim Alkibiades. 2500 yıl önceki Atina buradan daha özgür, daha adaletli bir ülke.
    (O sırada kapı açılır. İçeri polisler girer.)
    Baş Polis: Yere yatın. Burada darbe planları yaptığınızı biliyoruz. Telefonlarınızı, bilgisayarlarınızı, hatıra defterlerinizi, tiyatro biletlerinizi verin.
    S: Bizim ne telefonumuz, ne bilgisayarımız var. Sadece aklımız ve özgürlüğe olan inancımız var.
    Baş Polis: Darbe için bunlar da yeter. Götürün bunları.
    Yeni yılınız kutlu olsun.
    Rıza Türmen-Milliyet

    Cevapla

    • Kemal Says:

      Teşekkürler. Güzel bir yazı.Çok muhtemel güncelliğini de uzun yıllar yitirmeyecek bir yazı.

      Kanımca yeni TBMM’nin en değerli isimlerinden birisi sevgili Rıza Türmen.

      Soğukkanlı ve sağlam bir mantık adamı.

      AİHM karar(lar)ı nedeniyle kimileri yazıp çizdikleriyle onu yaftalamaya çalışsalar da, açıkçası hiç bir kampın adamı değil. İlla yaftalanacaksa gerçekçi bir tanımlama akılcı olduğu olacaktır.

      Sevgiler.

      Cevapla

  16. ihtimal Says:

    Dostum, Tayyip Amcanin dediklerini diledigin gibi anlayabilirsin.. Millet bu ulkenin basbakanina yapilan saygisizlik olarak algiladi ve Alan in bir memur olarak bunu yapmaya hakki yoktu!

    Cevapla

    • Sinan Says:

      İhtimal isimli beyefendi, eğer üniversite okuduysan ki -okusan bile buradaki insanların gözünde değeri yok- üniversite hocaların sınıfa girdiğinde ayağa kalkıyormuydun? Devletin memuru girmişti diye düşünüyorum sınıfa. Zamanında komutanlar bir yere geldiğinde “el pençe divan” duruyorduk diye ağlayıp sızlanan bu yahudi dönmeleri şimdi aynı şey kendilerine yapıldığında neden gocunuyorlar? Bunuda bir izah etseniz.. Ben başbakanı gördüğüm zaman ayağa kalkmak zorundamıyım? Bunu yapan komutan olduğu zaman hapis, herhalde sıradan vatandaş yapsa idam olur. “Atatürk’e şirk koşulmaz diyen” Osman Pamukoğlu Paşa’ya dinsiz kitapsız diyen sizin gibiler, acaba başbakanı nasıl bir yerlerde görüyorki o geldiğinde ayağa kalkmayanı zindanlara gönderiyor?

      Cevapla

  17. ihtimal Says:

    Sevgili Dani ve pnar, su futbolda sike olayinada bir el atsaniz diyorum, malum savcilar artik memleketin basinda demokles kilicini salliyorlar 🙂

    Cevapla

    • ata Says:

      2 kapı, 3 pencere geçip , traş olup,özel kıyafet giyinip, heyecandan geceyi uykusuz geçirip, kürsüye çıkan birinin,sırıtarak, sadece ve sadece…. “bende protein eksik” anlamına gelen bir cümle kurması , ne menem bir davranıştır ? Evrimin bir kayıp halkası yaşıyor olamaz ya !

      Cevapla

    • Kemal Says:

      Vallahi uzun zaman önce sevgili İhtimal’in yazılarına cevap vermekten vazgeçmiştim.

      Ama bu soruşturmada sayın savcılara (‘sayın’a dikat! ) sonuna kadar destek verdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. 🙂

      Ne demişler, futbol asla sadece futbol değildir. Ayrıştırıcı yanına rağmen bu örnekte olduğu üzere birleştirici de olabiliyor.

      Bir diğer gösterdiği de, işime geldiğinde (Rıza Türmen’in yukarıda özetlediği ülkenin vatandaşı olmam hasebiyle olsa gerek) geçtim sayın savcılarımızı anlaşılan şeytanı bile desteklemem mümkün gibi….

      Sevgiler. 🙂

      Cevapla

      • trekking Says:

        Sevgili Kemal,

        Evet, destekleyelim savcıları. Ancak “konu yargıya intikal etmiştir” veya “Aksi ispatlanana kadar herkes suçsuzdur” diyip de herşey gazete, basın,internet aracılığıyla ortaya dökülüp de herkes tarafından tartılır hale geliyorsa kimse benden saygı, hukuk,gukuk beklemesin.

        Ben en başından beri bütün davalarda buna isyan ediyorum. Neden bu sızmalar önlenmiyor.Neden Kişiler’in, kurumlar’ın bu kadar itibarsızlaştırılmalarına seyirci kalınıyor.

        Şu ana kadar yanılmıyorsam 70 kişi gözaltına alındı. 150 yi bulur, 300 ‘ü geçer diyorlar. Kim sızdırıyor bu bilgileri. Bu spekulasyonlar delilleri karartmak için zemin hazırlamıyor mu?

        Dün başbakan’a Simav da konuyu soruyorlar. “Bilgim yok. Yargı bir karar almış” diyor. Bugün Hürriyet’in internet sitesinde

        “Elde edilen bilgiler masaya yatırılır:

        Ligin son haftasında oynanan Sivasspor- Fenerbahçe maçında şike yapılmış mıdır?
        F.Bahçe, Eskişehir – Trabzon maçı için Eskişehir’e teşvik primi göndermiş midir?
        Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bilgilendirilir. Önceki akşam, Sinan Erdem Spor Salonu’nda düzenlenen İstanbul Aydın Üniversitesi’nin 6’ncı dönem mezuniyet töreninin ardından 3 saat spor salonundan ayrılmayan Erdoğan’a bu konu ile ilgili bir brifing verilir. Sonunda düğmeye basma kararı alınır.”

        Ya bu haber yalan. Ya da Başbakan yalan söylüyor. Koskoca Başbakan yalan söyleyecek değildir herhalde.

        Bu arada,ben Fenerbahçeliyim. Siyasetimiz ne kadar temizse sporumuz da o kadar temizdir. Ancak olay farklı boyutta gibi. Yöntem aynı Ergenekon ve Balyoz. Suç Örgütü durumu olunca böyle oluyor herhalde.

        Cevapla

        • Kemal Says:

          Sevgili trekking,

          Açıkçası benim futbolla alakam yok denecek kadar az. Çok ilgilenmediğim bir alan. Fenerbahçe’li ise anlaşılacağı üzere hiç değilim. Kendi adıma sadece büyük takımların şampiyon olmamasını tercih ediyorum.

          Davayı da, neler yazıldığını da v.s. inan hiç takip etmiyorum. Hani nüfusun çoğu Balyoz davası konusunda ne kadar bilgiliyse ben de bu soruşturmada kim neyle suçlanıyor, soruşturma nasıl yürütülüyor, v.b. konularda o kadar bilgiliyim. Hatta belki daha az. Tek bildiğim Zekeriya Öz emri vermiş. Onu da bir resimden çıkarttım..

          Bilgili olmadığım bir konuda da yorum yaptım. Tarafım öbür taraf olduğundan dolayı yapılmış gayet cahil bir yorumdu benimkisi. Özetle, futbol asla futbol değildir derken bile aslında hiç de bu sözün bilincinde olmayan bir yorum oldu anlayacağın.

          Demek ki, böyle işliyormuş psikoloji. Davayı bilmiyorsun, hoşuna gitmeyen birileri suçlanıyor, kafadan destekliyorsun…

          Bu arada içimden bir ses belki de bu dava hikaye, maksat gündem yaratmak mı diye de düşünmüyor değilim. Çünkü bu iş öyle TSK’yı v.b. kurumları karşına almaya benzemez. Koca F.B. cumhuriyetini karşına almayı göze almışsan masa oldukça büyümüş diyebiliriz. 🙂

          Aslında siyasetten uzak yığınların da böyle bir soruşturmaya nasırına basılıyor olması belki toplumun hukuka karşı daha duyarlı olmasını sağlar. Demek hukuk herkese bir gün lazım olacak. Bakalım ardından ne çıkacak.

          Sevgiler.

          Cevapla

          • trekking Says:

            Sevgili Kemal,

            Ben sporun bir çok branşını izlemeye çalışırım. Sporla aram iyidir sayılır.

            Ancak bu gözaltılar da yöntem olarak, aynı Ergenekon, Balyoz, Casusluk soruşturması, Komutanlara suikast, Hizbul Tahrir, ıvır zıvır davaların yöntemiyle aynı başladı. Yani bizim yabancı olduğumuz bir durum değil.

            Cevapla

            • vicdan Says:

              Ben de iyi bir Fenerbahceliyim. Aziz YIldirim sutten cikmis ak kasik degildir ama bu operasyon Aziz Yildirim’dan kat be kat kirlidir.

              Bana gore gorunen odur ki imamin ordusu simdi de Turk futboluna ve ozelde Fenerbahce’ye nester atmistir. Neden Fenerbahce? Cunku en buyuk yukselen deger ve icine sizmalara direnebilen tek buyuk kulup. Gelecekler ve hazira konacaklar. Mehmet Ali Aydinlar’in TFF baskani secilmesi, Hakan Sukur’un milletvekilligi filan hepsi buyuk planin parcasi. Ayrica bir arsa meselesi yuzunden Aziz Yildirim’i sildigi soyleniyor RTE’nin. Taktik belli, yarim yamalak delillerle at iceriye, kontrolundeki medya ile delilleri ve olaylari dallandirip budaklandir ve boylece kamuoyu nezdinde “gercekliklerini” pekistir, dava surecini uzatabildigin kadar uzat, hicbir sonuc cikmasa da adamlar bitmis olacaklar zaten. Butun dunyada delillerden sucluya gidilir, bizde once “suclu” bulunuyor sonra deliller.

              Eger Turk futbolunu temizleme hususunda samimiyseniz bu isin kapsamini bu kadar kucuk tutarak yapamazsiniz. Aziz Yildirim hesap versin tamam, ama Trabzona aktarilan ortulu odenekler, Haluk Ulusoy donemindeki dalavareler, sen kupayi al ben ligi Papermoon konusmalari filan orada durdukca olay tamamen siyasi kalmaya devam edecektir. Onlara bulasmazlar, cunku onlar zaten “kurtarilmis bolge”. Gostermelik birkac isim geciyor iste ortalikta. Asil hedef belli: Aziz Yildirimsiz bir Fenerbahce.

              Doktorami bitirdim ve bu yil yurda donuyorum. Icim sIkIliyor. Bir musluman olarak canim sIkiliyor. 2 aylik bir oglan babasi olarak canim sIkIliyor. Uluslarasi kapitalizmin carkina esir dusurulen, Islam dunyasi icersine Truva ati gibi sokulmaya calisilan, haktanimazligin norm haline gelmeye basladigi “yalniz ve guzel ulkemi” dusundukce icim sIkIliyor.

              P.S: Samimi olmak icin sunu da ekleyeyim Cetin Dogan’dan kisisel olarak hic hoslanmiyorum. Sadece Ahmet Yesevi’de musluman kizlara yaptiklarini dusundukce bile basina gelen haksizliklara uzulmuyorum bile. Bu benim insani bir eksikigim suphesiz, nefsimle olan savasta hala cok gerilerde oldugumun gostergesi. Lakin Cetin Dogan’a karsi olan sevgisizlgim, ona yapilan haksizliklarin varligini kabul edip bunlara karsi durmama engel degil, zira Allah korkum butun nefretlerimin uzerindedir.

              Selamlar…

              Cevapla

  18. drunkenknight Says:

    HUKUK’TAN BAĞIMSIZ YARGI…

    Tutukluluğa devam kararı veren yargıçların ortaya koyduğu gerekçeler ve yargılama sürecinde yaşananlar,

    evrensel hukuk ilkelerinden ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor.

    Tartışmanın yeniden gündeme gelmesini dikkate alarak, toplumun neredeyse alıştığı, çekenlerin ve hassas bir kesimin sancısını hissettiği, kabul edilemez hukuksuzlukları satır başlarıyla ele alalım…

    Tutukluluğun cezaya dönüştüğünü neredeyse kabul etmeyen kalmadı, bu cezayı verenler hariç. Evrensel hukukta, bir kişinin tutukluluk halinin devamına karar vermek ilk tutuklama kararından daha önemli bir olgu olarak kabul ediliyor. Bu nedenle de AİHM, Türkiye’yi de bağlayan, bağlaması gereken şu ilkenin mutlaka uygulanmasını istiyor:

    “Eğer bir kişinin tutukluluğunun devamına karar vereceksiniz, mutlaka somut gerekçelerini belirtiniz.”

    Silivri’de buna uyulmuyor. Herkese, her ay aynı gerekçeyle “tutukluluğa devam” kararı çıkıyor.

    ***

    Hukukun alfabesi şu:

    Kişi, hakkında kesin hüküm verilene dek suçsuzdur. Yani, masumiyet karinesi.

    Türkiye’de uygulanan ilke şu:

    Mahkûmiyet karinesi.

    Yani bir kişi suçsuz olduğunu herkese kabul ettirene kadar, suçludur.

    Evrensel hukuk, insanları yargılarken şüpheli bir durum varsa, şüpheden sanık yararlanır, diyor.

    Bizim yargılama sistemimiz bunu tersine çevirdi:

    Şüpheden savcı ve hâkim yararlanır.

    O nedenle de insanlar, “hakkında kuvvetli şüphe var” denilerek yıllarca hapiste tutuluyor. Şüpheyi gidermek de sanığın görevi.

    Ceza yargılamalarının olmazsa olmaz iki temel kuralı var: Şöyle:

    1- Mutlaka suç – delil bağlantısı olmalı.

    2- Net bir ifadeyle suç tarihi olmalı.

    Özellikle Silivri’deki davalarda bütün olaylar ve sanıkların evlerinde, işyerlerinde ele geçirilen her şey yığıldı, bir araya getirildi. Mahkemeler bunların suçla ilişkisini ve birbiriyle bağlantısını bulmaya çalışıyor.

    ***

    Hukuk, yargılamanın hangi usullerle yapılması gerektiğini ısrarla vurgularken şu tanımı getirmiş:

    “Usul, esasın kapısıdır. Yanlış kapıyı açarsanız yanlış yere gidersiniz.”

    Silivri’de öylesine bariz usul hataları yapılıyor ki, sanıklar bunu anımsattıklarında yanıt şu oluyor:

    “Onu biliyoruz, geçin…”

    Duruşmalara sonradan ya da seyrek katılan avukatlar, heyecanla usul hatalarını anımsatıp bu yanıtı aldıklarında Silivri gerçeğiyle de tanışmış oluyorlar.

    Zira çoğu öteki mahkemelerde yaşanan kimi usul hatalarının burada olmayacağını, olamayacağını düşünüyorlar.

    Özellikle ağır cezalık suçlarda önemli bir hukuk dalı daha var:

    Delil hukuku.

    Eğer bir delil hukuka uygun değilse ya da hukuki olmayan yollardan elde edilmişse delil değeri yoktur.

    Mahkeme heyeti bu konudaki taleplere şu karşılığı veriyor:

    “Bunun hüküm aşamasında değerlendirilmesine…”

    O aşama ne zaman gelir?

    Yıllar yıllar sonra…

    Bütün bunların ardından şöyle bir tanım yapsak uygun düşmez mi?

    Hukuktan bağımsız yargı…

    Mustafa BALBAY
    04.07.2011

    Cevapla

  19. ecem ila Says:

    Bu blogu sadece hastalıklı kinlerini kusmak için takip edenler olduğunu görüyorum ne yazıkki.. Keşke anlamak, anlamaya çalışmak, acaba mı? demek için okumaya çalışsak.

    Çabanızı, emeğinizi çok takdir ediyorum. Bir sürü insanın sesi oluyorsunuz aylardır.
    Ve evet kamu vicdanı bu insanları çoktan kahraman ilan etti bile.

    Cevapla

  20. Olasılıksız Says:

    Hakimlerin ve savcıların mesleğe başlamadan önce 10 gün kadar “mahkum” olarak içeride staj yapmalarının ileriki meslek yaşamlarında verecekleri kararların objektifliği açısından önemli yararı olacağı kanısındayım.

    Burada mesaj yazan 8-10 kişi var. Belki onun 20-30 katı kadar da okuyan vardır. Kamu bu davalarla ne kadar ilgili derseniz kimsenin umurunda bile değil. Sadece gazete manşetlerinde okunup “vay anasına, 2 general daha tutuklanmış” denilecek PR değerine sahip… Çevremdeki hukukçular dahi bu davanın içeriğinden habersiz. O yüzden gazetelerde çıkan yalan yanlış haberleri okuyarak yorum yapan kişileri yadırgamamak lazım.

    Davaya bakan hakimleri yadırgamamak lazım. Hem siyasi, hem kamusal baskı altında; her zaman yaptıkları şekilde uluslararası hukuka aykırı davranan ama bu kez göz önünde olduğu için her hataları yüzlerine vurulan bir pozisyonu korumaya çalışıyorlar. Sanıyorum bu durumun yegane çözümü savcılığın “kül” olarak yaptığı değerlendirmeye ve mahkemenin kül olarak verdiği karar gerekçelerine benzer olarak sanıkların kül olarak savunma verip davanın bir an önce sonuçlanmasını sağlamak. Nasıl olsa ortada hukuk falan kalmadığı için sonucu değiştiren bir şey olmaz.

    Konu dışı:
    Yukarıda sayın ihtimal arkadaş milletin ezici iradesinden (%50 oydan) falan bahsetmiş. Ne yazık ki ben demokrat falan değilim ve “millet iradesi” gibi edebiyatlara karnım tok. “Sayıca çok olan haklıdır” gibi bir mantık ne hümanizmle, ne de gerçeklerle tutarlı değildir. Dünyanın düz olduğuna inanıldığı dönemde dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen 3-5 kişi haklı çıkmıştır. Sayı çokluğu adalet ve demokrasi için yeterli olsaydı “linç” yasal bir kurum olurdu.

    Diğer taraftan, AKP’nin aldığı oy oranı bir taraftan da sevindiricidir. %20-30 larda oy alan bir parti radikal davranabilir. %50 lerde oy alan bir parti ortaya çekilmek ve toplum hassasiyetlerini dikkate almak zorundadır. Bu günden sonra AKP’nin ılımlı islam partisi olduğundan bahsetmek mümkün değil. RTE’nin görevinin sona ermesiyle birlikte ya çöküp radikal tabanına çekilecek, ya da DP benzeri ortanın sağında bir parti olarak yaşamaya devam edecektir.

    Cevapla

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: