Askeri savcıya ait olduğu iddia edilen ses kayıtları

17 Mart 2011

GENEL, Medya yalanları

Dün, kimi gazeteler 1. Ordu Askeri Başsavcısı Albay Münger ile 5 askeri savcıya ait olduğu iddia edilen ve internete düşen bir ses kaydı ile ilgili haberlerler yaptı (Zaman ve Taraf gazeteleri haberi ilk sayfadan verdi).

Zaman: Askeri savcılar da Balyoz’u doğruladı

Taraf: Ses kaydındaki Balyoz itirafları

Sabah: Askeri savcılar da ‘darbe planı’ demiş

Haberleri yalanlayarak düzeltme isteyen Münger’in açıklaması bugünkü Zaman gazetesinin 21. sayfasında yeralıyor:

“Konuşmaların tarafıma aitmiş gibi gösterilmesi, ayrıca internet ortamında çeşitli montaj, ekleme ile diğer dezenformasyon eylemleri sonucu oluşturulduğu anlaşılan konuşmaların haber niteliğinde kabul edilerek ve yine çeşitli yorumlar katılarak yayınlanması oldukça düşündürücüdür.”

“İddialara dayanılarak ismimin ve makamımın konuşmaların başına konulduğu, yine diğer ismi zikredilmeyen askerî hukukçulara da çeşitli konuşmaların izafe edildiği görülmüştür.”

“Olayla ilgili olarak askerî savcılığımızın yapmış olduğu soruşturma 07 Eylül 2010 tarihinde sonuçlanarak kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş, soruşturma ile ilgili değerlendirmeler ve varılan sonuçlar kararımızda belirtilmiştir. Yapılan yayınlar tamamen kamuoyunu ve yargılama makamlarını kötü niyetli olarak etkilemeye yönelik olup ayrıca bu şekildeki davranışlar TCK’nın 133 ve 134’üncü maddelerine aykırılık teşkil etmektedir.”

Bu konuda yazdıklarına aynen katıldığımız için VV rumuzlu yorumcunun yazısını aynen buraya taşıyoruz.

“Şu askeri savcıların ses kaydı olduğu idda edilen konuşmaları okuyunca, iddanamenin delik deşik olduğu, ianadırıcılığının kalmadığı şu günlerde Balyoz Davası’nı savunumak için çaba sarfedenlerin ağzından çıkan cümlelerle ne kadar örtüştüğünü görmemek için kör olmak lazım diye düşünüyorum. Dolayısıylada bu durum aslında bu ses kaydındaki kişilerin kimler olabileceği hakkında da fikir veriyor.

– Belge son kayıt tarihlernin 2003 görünmesi, kullanıcıların eski kullanıcılar olarak bıraklıması gibi çok bariz sakatlıklar bile güncellenme hikayesinin nekadar mesnetsiz olduğunu ortaya koymak için yeterliyken belgelerin güncellenmesi hikayesi tekrar gündeme getiriliyor.

– İlk bilir kişi raporunu yazan binbaşıyı methetme kısmı ise oldukça ilginç, zamanında çok konuşulmuş üzerine çok polemik yapılmıştı ama gerçek şu ki bu raporun başında binbaşı belgelerin gerçekliğinin araştırılmadığı bilgisini vermişti. Kaldı ki hayatı kaydırılan bu binbaşının da Kocaeli’nde olduğu söyleniyor, bir sivil olarak ben hayatını kaydırmak için bir subayın yollanabileceği çok çok daha beter, birdünya yer biliyorum.

– Bu ses kayıtlarının davayla ilgili soruşturmada görev alımış bir savcıya ve 4 ayrı askeri hukuçuya ait olduğu iddası göz önüne alındığında insanların plan seminerine değilde sahte olduğu bas bas bağıran bir cd içindeki dökümanlara dayanılarak yargılandığını bilmiyor olmaları, ve 2010 Şubat ayında bu davaya ilişkin yanlış yönlendirilmiş kamuoyu oluşturmakta kullanılan, seminer ses kayıtlarıdan cımbızla seçilmiş cümleleri tekrar dile getiriliyor olmasıda, bence o ilk günlerdeki ateşin közünü tekrar körükleme çabasından başka birşey değil.

– Yine bu davaya destek vermek için çırpınan bir kesimin azından sıkça duyduğumuz “bu ülkede ordu çeşitli şekillerde defalarca darbe yaptı” beyanını sözde askeri savcıların dile getirmiş olması, sanırım yine kaybedilen desteğin hiç değilse bir kısmını geri kazanabilmek için ilk günlerdeki, çarpıtma politikasının, bu ses kaydı için uyarlanmış hali olsa gerek.

– Bir ilginç noktanın ise, bu düzmecenin arkasındakilerin, işin içinden çıkmaya yönelik yeni planlarının mesajını veriyor olduğunu düşünüyorum. Ses kaydının başında ne diyor sözde askeri savcılar, birtakım astsubaylar bu dava askeri mahkemeye verilseydi bir günah keçisi bulunu iş onun üstüne yıkılır bu şekilde diğerleri kurtarılırdı diye düşünüyorlarmış. Sonra ne diyorlar “o planların ayrıntısına herkes erişememiş olabilir” acaba ilerleyen günlerde bu işi tezgahlayanların herşey tepelerine yıkılmadan kurtulmak için izlemeye çalışacakları yolda “196 sanığı mahküm ettirmeyi başaramadık ama bari 2-3 kişinin üstüne yıkalım olay kapansın” şeklinde mi olacak.

– Ve tabi bu senaryoyu hazırlayanların yine orduyu milletin gözünde küçük düşürme amaçlı olduğunu düşündüğüm kendi gemimizi, kendi uçaklarımızla vurup batırma, generallerin diğer ordu mensuplarını küçümsemeleri gibi konuları gündeme getirme çabalarıda var.

– Konuşmaların bir kısmında ise yine davanın ilk günlerindeki plan seminerinin gizli yapıldığı, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın emrine rağmen iç tehdidin görüşüldüğü safsatası dillendiriliyor, halbuki bu plan seminerine ilişkin tüm emirler, mesajlar ortada. Tabi bunada askeri yazışmaları anlamadıklarından savcıların bu mesajlardaki darbe planını fark edemedikleri gibi saçma bir cümle sarfediliyor. Açıkcası savunma lehine olacak delilleri iddanameye koymayı bırak, savunmadan kaçırırcasına adli emanete kaldıran savcıların yazışmalardaki böyle bir darbe teşebbüsü izini kaçıracaklarını düşünmek pek akla yatkın gelmiyor. Darbeyi engelleyenler olarak belirtilen Kara Kuvvetleri Komutanı ve Generkurmay Başkanı tarafından seçilerek görevlendirilen gözlemci raporlerında da böyle bir darbe teşebbüsüne değinilmemiş olması konusuna hiç değinmiyorum bile.

– Davada görevli sivil savcıların fark edemediği darbe teşebbüsü izlerini askeri yazışma kurallarına çok hakim olduğundan dolayı görebildiğini idda eden sözde askeri savcının, 11 no’lu CD’de bulunan dökümanlarda ki askeri yazışma kurallarıyla uyumsuz olan yerleri görmüyor yada en iyi ihtimalle değinmiyor olması da oldukça ilginç başka bir konu.

Sonuç olarak bu ses kaydı buram buram tezgah kokmaktadır, hatta kokmayı bırak tezgah alenen göz önündedir. Ancak bu ses kayıtlarının ayrı bir önemi vardır. Bu ses kayıtları Balyoz tezgahının arkasındaki simlerin bir eseridir, dolayısıyla savcılar tarafından titizlikle izi sürülmeli kimler tarafından servis edildiği, kimler tarafından kaydedildiği ve seslerin gerçek sahiplerinin kim olduğu bulunmalıdır. Tabi bu söğlediğim gerçek hukuk devletlerinde beklenen uygulamadır. Ancak, herhangi bir delile dayandırmadan iddanameye Çetin Doğan’ın 1. Ordu bünyesindeki general ve üst rütbeli subaylarla anlaştığını, ardından Harp Akademileri Komutanı, Donanma Komutanı, İstanbul ve Bursa Jandarma Bölge Komutanlarıyla da anlaşdığın yazıp sonra İstanbul Jandarma Bölge Komutanı’nın ifadesine bile başvurmayan, darbeyi Kara Kuvvetleri Komutanı’nın engellediğini iddanamsine yazmasına karşın onunda ifadesine başvurma ihtiyacı hissetmeyen, hala kim tarafından ne zaman nerede yazıldığı belli olmayan ve bariz sahtecilik izleri taşıyan dijital dökümanların gerçek üreticilerini, arama zahmetine girmek yerine bu dökümanları bir ön kabulle gerçek olarak değerlendirip iddaname yazan ve hatta sanıkların tutuklanmalrını talep eden savcıların, ve bu kadar sakatlıklara rağmen savcının sanıkların tutklanmasına ilişkin talebini kabul eden mahkemenin gerçek hukuk devletlerinde yapılması gereken araştırmayı yapmasını beklemek boş bir hayalden öteye gidemeyecektir.”

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

17 Yorum “Askeri savcıya ait olduğu iddia edilen ses kayıtları”

  1. fenerant Says:

    Ses kayıtları doğru diye bağırıp çağırıp ordumuza saldıranları biraz daha tanımak istiyoruz.
    Biraz daha devam edin.
    İçimizdekilerinin ne olduğunu bilmek Cumhuriyetimizin gelecekte daha güçlü olmasını sağlayacaktır.

    Cevapla

  2. Can Acar Says:

    Küçük ihtimal,

    Akşam viskini yudumlarken bu sayfanın bağlantısını da “kuzey amerikada ki yaklasik 120 bu isle ilgilenen kisiye” gönderiver bir zahmet …

    Cevapla

  3. Solmaz Türk Says:

    Allahım ,bu sahtekarların kim olduğunun ortaya çıkartılıp vatana ihanetten yargılanmalarını göstermeden canımı alma lütfen.Ellerine kan bulaşmış bu alçakları ibreti alem için sokaklarda teşhir edilmesini,masum askerlerimize ve ailelerine yapılan eziyete alkış tutan şerfsizlerin utançtan yerin dibine geçmesini görmeden canımı alma yarabbim.

    Cevapla

  4. Jim_Beam_Black Says:

    İhtimal vs. değil de şüpheci akademisyen kardeşimizin bu haberin üzerine atlaması çok manidar oldu, hani burada iddianamede yer alan dellillerin sahteliği onlarca kez kanıtlanırken “bundan bir şey çıkmaz” gibi absürd yorumlar yapıyordu, her bulguya kuşkuyla yaklaşıyordu falan…

    Cevapla

  5. Halil Ata AŞÇI Says:

    Ergenekon’u hukuki raya oturtmak…[Yenişafak 18.03.2011]

    Ali Bayramoğlu bugün çok keyifsiz. “Ergenekon süreci bugün yara alıyorsa, zayıflıyorsa tam da bu nedenlerle oluyor.” derken ağlamaklı olmuş. Bir sürü nedeni saymışta saymış. Kendisini unutmuş.

    Ali Bayramoğlu; bir habere askeri itibarsızlaştırma varsa doğru-yanlış bakmadan , akıl süzgecinden geçirmeden önyargıyla, keyifle balıklama atlarsan sonucu bu olacak elbette …
    İnşallah akl_ı selim ile düşünmeye dönersin, akılsız selim olmaktan vazgeçersin…

    Cevapla

  6. Taylan Says:

    Bu davada ne kadar hukuksuzluk yapılırsa yapılsın sakin olmakta fayda var. Sistematik yalan belgeler hazırlayanlar, mağdur ettikleri kişilerin açıklarını ararlar. Bu nedenle lütfen seçilen kelimelere dikkat edelim. Birilerine ‘it’ demek hoş değil. Bu nedenle bu yorumun silinmesi gerekli.

    Ne olursa olsun seviyeyi elden bırakmayalım. Boşu boşuna malzeme vermiş oluruz bunlara.

    Cevapla

    • Slobodan Hacirahmanovic Magamedov Says:

      Katiliyorum. Onlarin seviyesine inmemek gerekli. Arada bir fark kalmiyor yoksa.

      Cevapla

  7. trekking Says:

    Bir de Albay Münger’in açıklamalarında
    “Olayla ilgili olarak askerî savcılığımızın yapmış olduğu soruşturma 07 Eylül 2010 tarihinde sonuçlanarak kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş, soruşturma ile ilgili değerlendirmeler ve varılan sonuçlar kararımızda belirtilmiştir” denilmektedir. Yani bu ses kaydi ile ilgiliyse askeri savcılığın soruşturması o zaman bu ses kaydı daha önce ki bir tarihe ait demektir. Oysa Gölcük ile ilgili konuşmlar da ses kaydın da var. Gerçekten iş iyice ilginç bir hal alıyor. Acaba askeri savcılığın karar da belirttiği sonuçlar nelerdir.

    Haklısınız Taylan kardeş. Bazen yazarken bazı kelmiler yer değiştiriyor, bazıları çıkmayabiliyor. Ben o cümle de “Baransu tipinin bavulla teslim ettiği” demek istemiştim. Bu blogda belden aşağı vurmaya çalışan ihtimal, karşıdevrim, Bekir L, gibi yorumculara bile küfür,hakaret içeren kelime kullanmadıöm.
    Baransu ilginç bir tip. Uğur Mumcu olmaya soyunmuş bir tip. Hanefi Avcı’nın kitabının çıktığı ilk günlerde Ters Cephe programını izliyordum. İşte Baransu, Hanefi Avcı ile görüşmeye gidiyor. Avcı bunu kovuyori teybini fırlatıyor falan. O esnada porgrama telefonla bağlandı. Hanefi Avcı’nın kitabında 100 tane çelişki tesbit ettim dedi. Bunları soru olarakhazırladım. soracaktım kendisine dedi. Saniyeler içinde 250 tane çelişki tesbit ettim dedi. sonra yine saniyeler içinde 400 tane çelişki tesbit ettim dedi.Bu tip bu kadar tutarsız bir tip. Kaç yıloldu Türkiye ye geleli de Avcı’nın yazamadıkları diye kitapyazdın. Tartışma programlarında da izledim. Vücud dile bu adam yalancı diye bağırıyor. Aynı sahte haham Tuncay Güney gibi.

    Ama dikkat etmediğim içişn hatalıyım. Hepinizden özür dilerim.

    Cevapla

    • Taylan Says:

      Arada ‘sehven’ yazım hataları olur, normaldir…

      Baransu konusunda diyecek çok şey var. En başta bir şımarıklık var kendisinde. ‘Belge’ yayınlayınca kendisini nasıl görüyor bilmiyorum ama dilinde çoğu yerde bir tehdit havası var. Bunu görmek için twitter yazılarını takip edebilirsiniz.

      Bakın mesela en son bu ses kaydına da dört elle sarıldı. Ne oldu peki? Bu ses kaydı da fos çıktı. Peki Baransu ne yaptı? Hayalleri yıkıldığı için sessizliğe büründü.

      Bir gün olsun delillerdeki tutarsızlıklar ve davadaki hukuksuzluklar için adam gibi yorum yapmayan Baransu, Balyoz iddianamesi lehine gelişen herhangi bir şey için hemen sesini yükseltmeye başlıyor.

      Bu gazetecilik değil, ‘kışkırtmacı yayıncılık’tır.

      Cevapla

      • trekking Says:

        Sadece Baransu da değil. Aynı şımarıklık ve küstahlık Melih Altınsoy da, Rasim Ozan Kütahyalı da, Önder Aykaç ta, Emre Uslu da da var. Hep çok şey biliyorlar havasındalar. Tabi bunlara bilgi veren odaklar var olduğunu tahmin ediyorum. Elimde belge olmadığı için mutlaka böyledir diyemiyorum.

        Gazeteci, gazeteci ise biraz kuşku duyacak. Acaba diye sorgulayacak. Elde edilen her bilgiyi bunun ardı,arkası nedir başka yönleri varmıdır diye soruşturacak. Bunlar bşiat etmiş bir şekilde bizim de aynı şeylere biat etmemizi, hiç soruşturmamızı istiyorlar.

        3.5 yıl Ergenekon. Bugüne kadar yüzlerce yasalolmayan yoldan elde edilen telefon görüşmeleri tape leri yayınlandı. Kim bu şebeke. Asıl ergeneokon bu şebeke. Ama topluımda bir algı yarattılar, “algılar gerçektir” dediler ve biat etmemizi,soruşturmamamızı istediler. Çok şükür ki, azımsanmayacak bir kitle gayet uyanık, oynanan oyunun farkında. Bu zamana kadar bütün eksikliklerine yumuşakkarnına rağmen Cunhuriyetine, değerlerine sahip çıkıyor.

        Bakın bu yaşadıklarımız tarihte yaşanmamış olaylar değil. Gün Zileli’ nin 7 Mart 2011 tarihli yazısından. Eugenia Ginzburg’un Anafora Doğru çevirinden, Stalin döneminde yaşananlar.Ne kadar günümüze benziyor. “Troçkist” yerine “Ergenekon ya da ulusalcı” deyin yaşananlar aynı.

        “Yöntem aslında çok karmaşık değildi. Bir suç örgütü imal edersiniz, ondan sonra da parça parça birilerini o örgüte eklemlersiniz. Örgütün çekirdeğine, kimsenin Troçkist olduğuna itiraz edemeyeceği ve kendileri de zaten Troçkist olduklarını açıkça söyleyen insanları yerleştirirsiniz. Sonra bu örgütün bir takım terörist suçlar işlediği yönünde bir suç imalinde bulunursunuz veya gerçekten işlenmiş bir takım suçları (örneğin Kirov’un ölümünü) bu örgüte mal edersiniz. Bazı “örgüt üyelerinden” şantaj veya işkence yoluyla itiraflar alırsınız. Bazı ajanlarınıza örgüt üyesiymiş gibi “itiraflar” yaptırır, sonra onları da ortadan kaldırırsınız ya da ortadan yok edersiniz. Artık kendileri yoktur ortada ama suçlayıcı ifadeleri vardır. İnsanlar şöyle düşünür: “Evet bunlar Troçkist, zaten kendileri de Troçkist olduklarını kabul ediyorlar.” (bu arada partinin ve örneğin Pravda’nın yoğun propagandası sonucu “Troçkizm” diye bir suç olduğuna inanmışlardır.) “Demek bu Troçkistyler terörö de bulaşmışlar.” (İtirafların zorla alındığını ya da birilerine yaptırıldığını önceleri akıllarına bile getirmezler.) Birinci aşamada böyle bir suç örgütünün varlığı kabul etirildikten sonra işler iyice kolaylaşır. Artık doğrudan Troçkist olmayan ama belli kuşkuları olan birilerini bu örgüte yamamak işten bile değildir. Onlar da tutuklanır ve sorgulanır, örgüt üyesi oldukları “kanıtlanır”. Tutuklanan bu kuşkucuları tanıyan insanlar şaşırır. “Yahu, tamam da bu insanların Troçkistlikle ne ilgisi var” diye düşünürler. İşte böyle düşündükleri an kendileri de doğrudan kuşkulular listesine girerler. Zaten onlarla görüşmüşlerdir, işyerinde arkadaşlık etmişlerdir. Acaba bu “Troçkistlere” karşı yeterince uyanık davranmışlar mıdır? Onların “Troçkist” olduklarını bildikleri halde ihbar etmemeleri bir hayli kuşku çekici değil midir? Ya ailece görüşmeleri ne anlama gelmektedir? Böylece onlar da içeri alınır ve buharlaşırlar. Partiye bağlı, hatta Stalin’i en büyük önder olarak gören Stalinistlerdedir bu sefer şaşırma sırası. “Olacak şey değil” diye düşünürler, “bu insanları tanırım, ne ilgisi var ki onların Troçkistlikle falan.” İşte bu sefer bu kuşkucu Stalinistler mercek altına alınır ve bu böylece zincirleme gider.

        Bu noktada E. Ginzburg’dan uzunca birkaç alıntı yapmama izin verin. E. Ginzburg’un Kazan Üniversitesi’nde birlikte çalıştığı “kızıl saçlı profesör” diye bilinen profesör Elvov, Kirov’un ölümünden sonraki, tutuklama dalgasının bütün hızıyla sürdüğü günlerde telaşla E.Ginzburg’u görmeye, evine gelir:

        “O gün Elvov’un gözlerindeki anlamı, daha sonraları sık sık gördüm. Acının, endişenin ve bir av hayvanının bitkinliğinin o tanımlanamayan karışımı vardı içlerinde ve derinlerde bir yerlerde yarı deli bir umut ışığı. Sonraki yıllarda ben de böyle görünüyor olmalıydım, fakat o yıllarda aynada bir kez bile olsun yüzümü göremediğim için bir türlü emin olamıyorum.

        ‘Sorun nedir, Nikolay Naumovich?’

        ‘Başım belada… hepsi bu… Sana bir dakka için uğradım, hakkımda yanlış düşünme… Hepsi bir yığın yalan. Yemin ederim, Parti’ye karşı hiçbir zaman hiçbir şey yapmadım ben.’

        Onu rahatlatmak için kullandığım basmakalıp sözlerden şimdi utanıyorum. Kesinlikle hiçbir şey o sözler kadar kötü olamazdı. Şu anın genel manzarası içinde olabilecek en kötü şey, gecikmiş olsa da bir kınama cezası almasıydı. Ve böylece…

        Sözlerimi bitirince çok tuhaf bir şey söyledi.

        ‘Benimle işbirliği yapmaktan dolayı acı çekmen olasılığı yüzünden ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Böyle şeylerin olmasını dünyada istemezdim.’

        Anlamamaktan gelen bir şaşkınlıkla baktım ona. Aklını mı kaçırmıştı? Onunla işbirliği yapmaktan dolayı acı çekmek! Ne işbirliğinden söz ediyordu? Ne saçma!

        Ona, ne zamandan beri bir Sovyet üniversitesinde ve bir parti gazetesinde birlikte çalışmanın acı çekmeye yol açan işbirliği olduğunu sordum.

        ‘Ne olup bittiğini anlamıyorsun. Bu senin işini güçleştireceik, hoşça kal.’

        Ertesi gün ders vermek için enstitüye gittiğimde, beni öğrencilik günlerimden beri tanıyan yaşlı kapıcı holde aceleyle bana doğru geldi:

        ‘Biliyor musunuz bizim profesör… Kızıl saçlı… Onu gece götürdüler… Tutuklandı.’”(s.15-16)

        Şu satırlar da E. Ginzburg’un tutuklandıktan sonraki sorgusundan:

        “Basit, hemen hemen rutin sorularına verdiğim yanıtları tutanağa ağır ağır geçiren bu sakin memur, terbiyeli bir insan olmalıydı: Şu şu yıllar arasında nerede çalışmıştım, şu ya da bu kişiyle nerede ve ne zaman karşılaşmıştım? İlk sayfa dolmuştu ve bu sayfayı imzalamam için bana uzattı. Ne demek oluyordu bu? Bana Elvov’u ne zaman tanıdığımı sormuştu, ben de ‘1932’den beri’ diye yanıtlamıştım. Fakat tutanakta soru ve yanıt şu şekilde yazılmıştı: ‘Troçkist Elvov’u ne zamandır tanıyorsunuz?’- ‘Troçkist Elvov’u 1932’den beri tanıyorum.’

        ‘Ben böyle bir şey söylemedim.’

        Şaşkınlıkla baktı bana, neredeyse bakışları bütünüyle soru işareti biçimini almıştı.

        ‘Fakat o bir Troçkist!’

        ‘Olabilir ama ben bilmiyorum.’

        ‘Fakat biz biliyoruz. Saptandı. Sorgucular kesin delillere sahip.’” (s.57-58)

        Savcı Zekeriya Öz’ün sanıklara sorularını ve Taraf gazetesinin Kütahyalı türü köşe yazarlarını okuyunca Vişinskileri, Yezhovları, Pravda’nın yayınlarını hatırladım.

        7 Mart 2011

        Gün Zileli

        Cevapla

        • Ilhan Kemal Says:

          Bu dava(lar) ve etrafinda olusan buyuk resim bana da surekli olarak Bolsevikleri hatirlatiyor. Gerek Ergenekon ve gerekse Balyoz davalari tarihte “Moscow Trials” diye anilan davalarin tipik ornekleri. Bunu gormemek icin daha once burada cikan bir yorumumda da belirttigim gibi ya bir “fellow traveler” ya da “useful idiot” olmak gerekiyor.

          Cemaat’in disariya verdigi resim o kadar cok Bolsevik ideolojiyi, siyaset uslubunu ve Stalinist partinin bazi uygulamalarini hatirlatiyor ki: dunyevi meselelerin cok ustunde ve hikmeti sual edilemeyen “buyuk bir lider”, “kutsal bir dava”, dava icin ozenle yetistirilen “beyni yikanmis” genc kusaklar, parti okullari, parti yayin organlari, secretive bir orgut yapisi, “celik bir cekirdek” etrafinda gelisen orgut ici siki hiyerarsi, lidere tapinma ve biat zemininde sekillenen iliskiler, amaca giden her yolu mubah goren bir siyasi bir ahlak(sizlik) anlayisi, nihai iktidarin ya da liderin onunde engel gorulenleri temizlemek icin sahnelenen “Moscow Trial”lar, bu davalar etrafinda duzenlenen ve muhalifleri sindirmeye, korku yaymaya, taraftarlarin safini lider etrafinda siklastirmaya ve sokaktaki insani korkunc, eli heryere uzanan, seytani bir orgutu desifre ettiklerine iknaya yonelik bir buyuk “tiyatro”…, ve de tabii orgutun etrafinda toplanan bir alay fellow traveler ve useful idiot. Tum bunlar tarih boyunca bircok baska totaliteryan orgut yapisinda da gorulmus ise de, bu yontemleri mukemmellestiren ve bir sanat haline getirenler Bolsevikler oldu.

          Turkiye’de birkac yildir sergilenen davalar da bu anlamda Moscow Trial’larin mukemmel ornekleri. Olaya boyle bakinca Turkiye de cok sayida “fellow traveler” ve “useful idiot” turemesi ve giderek de daha gozle gorulur bir sekilde Orwellian bir ortam olusuyor olmasi insani sasirtmiyor tabii ki.

          Beni sasirtan, tum bu resmi gormemekle kalmayip, bu surecin Turkiye’yi daha demokratik bir ulke yapacagina sahiden inanan ve de ustune ustluk hatiri sayilir bir entellektuel birikim sahibi oldugunu da bildigim insanlar. Bu insanlari ve benzerlerini medya da ve bu blog’da hayretle izlemeye devam ediyorum.

          Umarim akil tutulmasinin epidemik bir hal aldigi bu ilginc donemin oykusunu yazacak bir Orwell birgun bizde de cikar.

          Cevapla

  8. Solmaz Türk Says:

    Bence ite it demenin bir mahsuru yok.Burada her türlü ırkçılık,mezhepçilik kin kokan yazılar yayınlandı.ite it denmiş çok mu? O adamların iftiralarıyla bir sürü aile perişan oldu.Olmayan imzalara belgenin altında ıslak imza var diye iftira atmadılar mı?

    Cevapla

    • ihtimal Says:

      Darbe yapmanin bile oyle buyuk bir sorun olmadigini dusunen birine, neyin mahsuru vardir ki Solmaz hanim?

      Cevapla

  9. inor Says:

    “İt” tartışmasından hareketle bir ekleme de ben yapayım:
    Hiç kuşkusuz, bu davalar aydın kesim içinde ve dolayısıyla toplum içinde bir takım yarılmalar yarattı. Ali Bayramoğlu gibi bence kişiliği ve entellektüel birikimi çok da derin olmayan kimilerinin fay hattının ortasında kalmaları veya bir oraya bir buraya sıçramaları da normal.
    Bu çağrım her iki tarafadır: Altımızdaki zemin kaydıkça farkındalığımızı kaybetmemeli, sık sık mevki tesbiti yapıp nerede durduğumuzun bilincini sürdürmeliyiz. “Taraftar” ruhuna kapılmadan, Cumhuriyet tarihinin bu belki de en önemli davalarını dikkatle takip etmeye devam etmeli, olan olayları ve çıkan sonuçları değerlendirmeliyiz. Bu yüzden de bu blogun çok önemli bir tartışma zemini sağladığını düşünüyorum.
    Buradaki tartışmaları veya davayı kazanmak veya ihtimal ki katakulli ile gerçeklere rağmen bu davayı kendi lehine çıkarmak asıl önemli konu değildir. Kazandığı halde, haklı çıktığı halde yanılanı, kaybedeni kendine kazananmak asıl önemli konudur. Asıl kazananlar, bu pratiği kavrayanlar olacaktır.
    Bu bağlamda, sonuna kadar hakkımız olsa bile başkalarına nefret kusmayı yanlış buluyorum. Eninde sonunda kurusuyla yaşıyla aynı memleket içinde oturup birbirimizin yüzüne bakacağız. Dolayısıyla toplumsal barışı sağlamak herkesin en önemli önceliği olmalıdır.
    Ayrıca davalıların, bu Atatürk, millet, vatan söylemlerinden ve hamasi davranışlardan vaz geçmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Zira, söylediklerine yürekten inanıyor olsam da bu söylemlerin davalarına hiç bir katkısı olmadığını hatta aksine zarar verdiğini düşünüyorum. Sonuçta kişisel milli duygularını dayanak olarak göstermek ile örneğin kutsal metinleri kendine dayanak göstermek arasında çok da fark yok. İkisi de pozitif olmayan, kanıtlanamayan, inanca dayalı argümanlardır. Davalılar kendilerini pozitif olgular ve deliller ile savunmalıdırlar. İnanca dayalı bir tartışma yürütürsek sonunda olacak olan şey kalabalık tarafın kazanmasıdır. Bu da azınlık olan tarafın ezilmesi anlamına gelir ki demokrasi, çoğunluğun istediğinin olmasından ziyade, azınlığın ezilmemesi anlamına da gelir.

    Cevapla

  10. sosyalbilgilerim Says:

    kanuna güvenmek gerek….bakalım ne çıkacak…

    Cevapla

    • husamcakar Says:

      Sosyalbilgilerim

      Bakalım ne çıkacak… demişsiniz.Böyle düşündüğümüz zaman Aziz Nesin gelir aklıma…

      Yaşlı bir adamın genç bir karısı varmış. çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış. bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekir’in hayatını anlatan bir film olduğunu ve ona gitmek istediğini söylemiş. adam mecburen izin vermiş ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiş. ertesi gün kadın sinemaya gitmiş ve dönmüş. akşam kocası sormuş, ee ne oldu, anlat bakalım.

      Kadın başlamış anlatmaya. iyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım. bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor. ee, demiş adam, du bakali, nolcek? sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peşimden gelmesin mi? ee, du bakali, nolcek? bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? ee, du bakali, ne nolcek?

      Film bitti, sinemadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım. adam da ardım sıra gelmez mi? ee, du bakali, nolcek? kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? ee, du bakali, nolcek? yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya başlamız mı? yaşlı koca iyice heyecanlanmış, ee, du bakali, nolcek? yatağa girdim, adam da girmez mi? yaşlı koca yine ee, du bakali, nolcek? deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; ee, yeter be adam demiş, artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?

      Bekleyelim bakalım…
      Du bakali nolcek?

      Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: