Balyoz Davası 42. Celse Duruşma Tutanağı – 17 Haziran 2011

08 Ağustos 2011

Duruşmalar, GENEL

42. Celse duruşma tutanağını okumak için buraya tıklayın. Bu celsede Kasım Erdem’in çapraz sorgusu tamamlanıyor ve sırasıyla Kemal Dinçer, Hakan Akkoç, İkrami Özturan, Burhan Gögce, Mustafa Erdal Hamzaoğulları, Mehmet Alper Şengezer, Doğan Fatih Küçük, Dursun Tolga Kaplama, Doğan Temel, Hayri Güner, Recep Rıfkı Durusoy ve Mehmet Fikri Karadağ savunmalarını yapıyor.

Bu kişiler, 11 no.lu CD’den çıkan EK-A.doc (GÖREVLENDİRMEDE YETKİLİ PERSONEL LİSTESİ) isimli belgede isimleri yazılı olduğu için sanık durumundalar. Aşağıda EK-A.doc’un ilgili sayfası var.

• Belgede Burhan Gögce’nin adı Burhan Göğce olarak yazılmış (Gögce’nin soyadı  bütün Emniyet tespit tutanaklarında da Göğce olarak geçiyor). Gögce’nin görev yeri olarak ise “3 ncü Kor.(HRF) İd. Yarbaşkanlığı” yazıyor, oysa kendisi 3. Kolordu İdari Yarbaşkanlığı’nda hiç çalışmamış.

• Mehmet Alper Şengezer’in isminin karşısında görev yeri olarak “3. Kolordu HRF Gensek Kısım Amiri” yazılmış, ancak 3. Kolorduda böyle bir kadro yok.

• İkrami Ozturan’ın adı karşısında kendi görev yeri değil, dönemin Alay komutanı Kurmay Albay Beşler Güzel’in makamı yazılı. (Plan seminerine katılan Beşler Balyoz davasında sanık değil).

• Doğan Fatih Küçük Kasım 2002 ile Mayıs 2003 arasında kesintisiz olarak Kosova’da, kendisine bu EK-A.doc ile görev tebliğ edilmiş olmasına imkan yok.

• En tuhafı, Dursun Tolga Kaplama’nın görev yeri (3 NCÜ KOR. K.LIĞI altındaki çizelgede) “3 ncü Or. Hv. Svn. Top. Tb.” olarak yazılmış. Yani Erzincan’daki 3ncü Ordu! 3ncü Ordunun, 1nci Ordu’nun altındaki 3ncü Kolordu’yla hiç bir ilgisi olmadığı gibi, Kaplama’nın Erzincan’a tayini Temmuz 2003’de çıkıyor.

• O dönem Temel, Güner, Durusoy ve Karadağ, Genelkurmay’a bağlı olan Harp Akademileri’nde görevli. Sahte belge çetesinin mensupları, İstanbul’da bulunan Harp Akademileri’nin 1nci Ordu’ya bağlı oldugunu zannediyor olsa gerek, tamamı 1nci Ordu’ya bağlı komutanlıklardan oluşan EK-A.doc’a Harp Akademileri’nden de bir liste eklemişler. Üstelik bir eğitim kuruluşu olan Harp Akademilerinin nizamiyesinde nöbet tutan askerlerin silahları haricinde bir silah gücü de yok.

***

Peki, bu sanıklar hakkındaki tek “delil” bu olduğuna göre, EK-A.doc’da ismi geçen herkes sanık mı? Hayır. Dolayısıyla, kim niye sanık, kim niye değil, hiç belli değil (bu konuyu daha önce yazmıştık).

Hakan Akkoç, haklı olarak, aynı belgede hemen kendi adının üstünde adı geçen ve sorguya bile çağrılmamış diğer bir kişiyi işaret ederek soruyor:

“ (…) yanlış anlaşılmasın kimse hakkında hedef göstermiyorum. Kader bizi birçok kez aynı zaman diliminde, aynı yerlerde buluşturdu. 98-2001 yıllarında yurt dışında beraberdik. Dönüşte 3. Kolorduda beraber görev yaptık. 66. Tugayda beraber tabur komutanlığı yaptık. Şimdi de yurtdışında beraber görev yapıyorduk. Ben izin alıp geldim, tutukladınız. Şimdi soruyorum; aynı esaslarla iki kişi, benzer değil şablon gibi ve aynı iki kişi hangi maddi delil ve somut gerçeklere göre, birisinin hayatı karartılmaya çalışılıyor, diğeri kayıp. İddia Makamı ve Mahkeme Heyeti bunu bana söyleyebilir veya ifade etmek ister mi?”

11 no.lu CD’den çıkan bu Word belgesinde isimleri geçtiği için bu kişileri cezaevine yollayan “Mahkeme”nin verecek bir yanıtı yok. Bir soru da sormuyorlar zaten.

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

11 Yorum “Balyoz Davası 42. Celse Duruşma Tutanağı – 17 Haziran 2011”

  1. Can Acar Says:

    Ahmet Nesin yine güzel tespitlerde bulunmuş:

    http://ahmetnesin.wordpress.com/2011/08/03/aydinlara-aydinlar-dilekcesi-yazasim-var/


    “Bir ordu düşünün, iktidardaki partiden nefret ediyor, devirmek için her türlü yolu deniyor –ki bana başta denizaltı müzesinin bombalanacağı ve çocukların öldürüleceği gerçekçi gelmiyor- ama eline büyük bir fırsat geçiyor, parti kapatılacak, dava var ve davaya bakan Anayasa Mahkemesi üyelerinden ikisi kendi elemanı ama parti kapatılmıyor çünkü o üyeler “Kapatılmaması” yönünde oy kullanıyorlar.”

    Cevapla

  2. demokrat Says:

    Koskoca Ahmet Nesin’in aklına Avrupa ve Dünya konjönktürü gelmiyor da öncelikli olarak bunlar geliyorsa otursun önce o matematikçi zihnini sorgulasın.Allahtan zamanında sayın üyelerin aklına gelmiş,bu işlerin google iddianamesiyle olamayacağı.

    Cevapla

    • Can Acar Says:

      Her türlü fırsat varken asker “darbesini” yapmamış işte. Hala neden sanal darbecilerin peşinde koşuyor aydınlarımız? Yoksa herkes darbecilerle oyalanırken birileri karpuzun göbeğini mi götürüyor, ne dersin?

      Bu arada, matematikçi olan Ahmet Nesin’in kardeşi. Ali Nesin.

      Kolay gelsin…

      Cevapla

      • demokrat Says:

        Haklısın karıştırmışım,Ahmet Nesin hakkında zaten bloğu hariç detaylı bir bilgi yok internet ortamında.Wiki de almamış,google’a yazınca da Aziz ya da Ali Nesin mi demek istemişsiniz tadında yanıtlar çıkıyor.Bilgi bulamadım yani.İddianame dolduracak şeyler sürüyle de Ahmet Nesin yok maalesef.

        Cevapla

    • Solmaz Türk Says:

      Ahmet nesin’le Ali Nesin’i karıştırmışsınız.

      Cevapla

  3. demokrat Says:

    Bu arada konuyu dağıtmayacak olursak,yukarda yer alan ciddi hatalara birilerinin yanıt vermesi gerekir diye düşünüyorum,özellikle de;
    ”yanlış anlaşılmasın kimse hakkında hedef göstermiyorum. Kader bizi birçok kez aynı zaman diliminde, aynı yerlerde buluşturdu. 98-2001 yıllarında yurt dışında beraberdik. Dönüşte 3. Kolorduda beraber görev yaptık. 66. Tugayda beraber tabur komutanlığı yaptık. Şimdi de yurtdışında beraber görev yapıyorduk. Ben izin alıp geldim, tutukladınız. Şimdi soruyorum; aynı esaslarla iki kişi, benzer değil şablon gibi ve aynı iki kişi hangi maddi delil ve somut gerçeklere göre, birisinin hayatı karartılmaya çalışılıyor, diğeri kayıp.”
    sorusuna…

    Cevapla

    • Olasılıksız Says:

      Güzel nokta…
      Şimdi soru şu olmalı bence: Tutuksuz olanları mı tutuklamalı, yoksa tutukluları serbest mi bırakmalı.. 🙂

      Cevapla

  4. drunkenkight Says:

    Geçtiğimiz hafta ülke gündemine düşen ilginç olay ve haberleri sütunumuzun elverdiği ölçüde “bilmece, bildirmece” başlığı altında toparlamaya çalışacağım.

    Yan yana düşen iki fotoğraf karesi

    Gazetelerde demokrasi simgesi olarak kabul gören iki fotoğraf karesinden birincisinde, Yüksek Askeri Şura’nın (YAŞ) son toplantısının açılış sahnesi diğerinde Mısır’ın eski Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in demir kafes içinde yargılanma sahnesi var. Mısır’ın demokratik bir yönetime kavuşabilmesi için köprünün altından daha çok suyun geçme gereği ortadayken, bu fotoğraf bir diktatörün ibretlik sonu olarak gösterilmeliydi. Konuya ilişkin liberal demokratlarımız kalem oynatmadan Jefferson’un sözüne kulak verseler iyi olur: “Özgürlük ve cehalet birlikte olamaz”.

    Gelelim son YAŞ toplantısı açılış sahnesindeki görüntüye. Anlaşılan Başbakan’ın Şura Salonunda “u” şeklindeki masanın ortasında tek başına değil de, solunda Genel Kurmay Başkanı’nın yer alması, demokrasimizin önemli bir ayıbı olarak algılanıyormuş! Her nedense oturma düzeninin pratikte duyulan bir gereksinime dayanmış olabileceğini, Genel Kurmay Başkanı’nın Başbakan’a bağlılığını gölgeleyen bir tarafı bulunmadığını hiç kimse aklına getirmedi. Bu bilmeceye bir bildirmece ile açıklık getirmeye çalışalım.

    Hangi amaçla toplanırsa toplansın, Başbakan’ın açış konuşmasıyla çalışmalarına başlayan YAŞ’ın gündemindeki konular, doğal olarak Başbakan’ın yabancı olduğu askeri konulardan oluşur. Şura salonundaki eski oturma düzeni, askeri konulardaki brifinglerin verilmesi ve müzakeresin de Başbakan ile Genel Kurmay Başkanı arasında “özel meşveret” (fısıldaşarak danışma) olanağı verdiği için yerleşik bir gelenek haline gelmiştir. Diğer taraftan bugüne kadar uygulamalarda çoğu kez başbakanların ilk günkü oturumun ardından son güne kadar oturumlara katılmaları da pek görülmemiştir.

    Deniz Feneri Davasında Yeni Gelişme

    Deniz Feneri davasının savcıları, eski RTÜK Başkanı Zahit Akman ve Kanal 7’nin hissedarı Zekeriya Karaman tarafından “evrakta sahtecilik ve usulsüz yazışma yapmakla” suçlanmışlardı. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) oldukça kısa sayılabilecek sürede suçlamalara reaksiyon gösterdi. Savcılarla ilgili iddiaları ciddiye alan HSYK özel müfettişler görevlendirerek savcılar hakkında bir takibat başlattı. Bu arada soruşturmanın “savcılara gözdağı vermeye yönelik” olduğuna ilişkin yapılan yorumlar da dikkati çekti. Bu noktada bilmecemizin bildirmecesine geçelim.

    Balyoz davasının özel görevli savcılarının yaptıkları usulsüzlükler, işlemiş oldukları suçlar, sanıklar ve sanık avukatları tarafından belgelendi. Haklarında suç duyurularında bulunuldu, haklarında tazminat davaları açıldı. Açılan tazminat davalarından, iktidarın çıkardığı bir yasa ile “sıyırmayı” başardılar. Savcıların Balyoz davasının soruşturma ve iddianamenin hazırlanma evresinden birkaç örnek verelim:

    – Bilirkişi tayininde, dijital verilerin korunmasında usulsüzlük (en hafifi)

    – Sanıkların lehine olan belgeleri emanete alarak gizleme, bir kısmını yok etme.

    – Resmi makamlardan gelen, sanıklar lehine olan resmi belgeleri, kasıtlı olarak iddianameye yanıltıcı bilgiler halinde koyma.

    – İddianamede hiçbir kanıta dayanmayan tamamen hayali suç isnatlarında bulunma

    – İddianamelerini yasal kanıt niteliği taşımayan dijital verilere dayandırma ve belirtilen dijital verilerin 1. Ordu Karargâhında üretilmediğini tespit eden “Bilirkişi raporu” ve CD’sini yok etme.

    Listeyi daha fazla uzatmanın gereği yok sanırım. Balyoz davasında yapılan bunca usulsüzlük ve işledikleri suça rağmen savcılarımızın “kıllarına bile” zarar gelmemiştir. Bu bildirmeceden sonra, resmi olarak HSYK’ya tekrar müracaatta bulunmaları için avukatlarımdan ricada bulundum. Bekleyip hep birlikte sonucu göreceğiz.

    Cumhuriyet Gazetesinin Bombalanması

    Geçtiğimiz hafta Ergenekon davasında sanık Bedirhan Şinal, “TEM Şube Müdürlüğü’nden polisler bana Cumhuriyet gazetesine atmam için el bombası ve silah verdi” dedikten sonra, polislerin isimlerini de açıkladı. Duruşmada sanık Şinal ile Mahkeme Başkanı arasında geçen konuşma da hayli ilginç. Bu sırada Sayın Doğu Perinçek’in dört yıl önce söylediklerini Mahkemede anımsatması, körleşmiş vicdanlara, gözlere ışık tutacak cinsten. Gördüğüm kadarı ile Ergenekon davasının iyice suyu çıktı.

    Beşiktaş Adliyesi’nde başlatılan bütün davalarda İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin (TEM) özel bir görev üstlenmiş olduğu açıkça görülüyor. Şube elemanlarının yaptıkları usulsüzlükler, evrakta sahtecilik ve resmi belgede tahrifat (bozma), “sehven yapıldığı” gerekçesiyle her türlü soruşturmadan muaf tutuluyor. Balyoz davasından birkaç örnek verelim.

    Balyoz davasının 968 sayfalık iddianamesinin 516 sayfası TEM Şube Müdürü Yurt Atayün tarafından hazırlanmış “fezlekeden” birebir kopyalanmış. Fezlekenin 234 sayfasını oluşturan “Darbe-Askeri müdahaleler” bölümü Yurt Atayün tarafından, 282 sayfalık diğer bölümü ise isimleri bizce bilinen polis memurlarınca 20 günde (3 Şubat-23 Şubat 2010) hazırlanmış! İnsan doğal olarak TEM’in, Terörle Mücadele Şubesi mi yoksa “özel görevli” savcılara mizansen hazırlama merkezi mi olduğuna karar vermekte güçlük çekiyor.

    Üstüne üstlük, bu şubenin zorda kalan savcılara, evrakta tahrifat yaparak, istenen belgeleri “ürettiği” de kanıtlandı. Örneğini verelim: Türkiye Gençlik Birliği (TGB) hakkında savcıların istediği bilginin, Ankara İl Dernekler Müdürlüğü yazısında “tahrifat” (resmi belgeyi bozmak) yapılarak verildiği ortaya çıktı.

    Son olarak Balyoz davasına ilişkin polise savcı tarafından verilen bir CD’nin, başka bir CD ile değiştirilmiş olduğu, kayıtların dikkatlice incelenmesi sonucu ortaya çıktı. “Sehven” yapılan sahteciliklerin her türlü suç duyurusuna karşı şerbetli olduğunu söylemeye gerek yok! Varın güvenliğimizin, özgürlüğümüzün kimlere emanet edildiğine siz karar verin.

    Çetin Doğan (Aydınlık)

    Cevapla

  5. drunkenkight Says:

    Mustafa Balbay
    7 Ağustos 2011
    AKP iktidarına ve yandaşlarına göre, ister kriz ister bunalım neyle sonuçlanırsa sonuçlansın atılan her adımın tarifi şu:

    Normalleşme ve demokratikleşme…

    Başka bir isim veren hemen AKP karşıtı olarak damgalanıyor. Bu durumda yaşadıklarımızın gerçek adı şu:

    AKP’leşme…

    Devlet kurumlarından futbol takımlarına, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar her yerin önce AKP’leşmesi sonra işlevine bu doğrultuda devam etmesi gerekiyor.

    Galile çıkıp gelse, AKP onu “dünya dönmüyor” dedirtmekle bırakmaz, şunu da “ileri bilim” olarak ilan etmesini ister.

    “Dünya AKP’nin etrafında dönüyor.”

    ***

    Türkiye hızla normalleşirken, sadece son haftalarda olanları bu tanımın içine sokmaya çalışalım.

    9 yıllık AKP iktidarı döneminde medyada yaşanan onca erozyon, kıyım bir yana, Türkiye’yi uluslararası basın örgütlerinde de temsil eden Ferai Tınç, “Benden bu kadar, bu meslek yapılamaz hale geldi” mesajı verip kalemi bıraktı.

    Bu mu normalleşme?

    Devletler, kurumlar sadece yazılı kurallarla değil, en az onun kadar güçlü olan gelenekselleşmiş, yazılı olmayan kurallarla, teamüllerle ayakta durur.

    Memlekette “teamüllerin” yerini “tahammüller” aldı. Siyasi iktidar, tümüyle kendileştiremediği kurumlarda, hak edene etmeyene bakmıyor, kime tahammül edebilecekse ona göre atama yapıyor.

    Bu mu normalleşme?

    Terörle mücadelenin sadece askeri yöntemlerle başarıya ulaşamayacağını askerler dahil herkes söylüyor. Türkiye’nin hassas bölgelerine eğitim ordularının, yatırım ordularının da gitmesi gerekiyor. Konuya böyle bakmak yerine, “polisi devreye sokacağız, özel olarak yetiştirip asıl terör mücadelesini bunlarla yapacağız” deniyor.

    Bu mu sivilleşme?

    Bu mu normalleşme?

    Ülkede tartışmasız güven duyulan bir üniversiteye giriş sınavları vardı. Bu güven, tüm benzer sınavların aynı kurumca yapılmasını beraberinde getirdi.

    Geldiğimiz nokta şu:

    Bir sınavda sorun çıkarsa değil, çıkmazsa büyük haber oluyor, “Oh bu sınavda sorun olmadı” deniyor.

    Bu mu normalleşme?

    Bakanlar Kurulu, kelimenin tam anlamıyla Başbakan’a bakanlar kuruluna dönüştürüldü. Oturma düzeni, bakanlıkların önemine göre değil, alfabetik sıraya göre düzenlendi. Yanlarına konacak yardımcıların devlet bürokrasisi içindeki konumu belli değil, nasıl işleyeceği, kime karşı sorumlu olacağı bilinmeyen bu kadroya ilişkin soru işaretleri devam ediyor.

    Bu mu normalleşme?

    Bütün komşularımızla hedef sıfır sorundu. Devam eden, İsrail, Suriye, Irak gerilimlerine temmuz ayında Kıbrıs ve Ermenistan da eklendi.

    Sıfır sorundan neredeyse sıfır ilişkiye geldik.

    Bu mu normalleşme?

    AKP henüz o makamla oynamaya başlamadığı için halen devletin en üst katı, Cumhurbaşkanlığı. 2011’in ikinci yarısındayız. Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi 5 yıl mı, 7 yıl mı belli değil. 5 yılsa önümüzdeki yıl cumhurbaşkanı seçimi var. Değilse 2014’te.

    Bu mu normalleşme?

    ***

    İçte-dışta şu tür yorumlar çoğaltılarak ortak bir iklim yaratılmaya çalışılıyor:

    “1. Cumhuriyet bitti, 2. Cumhuriyet kuruldu.”

    “Türkiye’de demokrasi güçleniyor.”

    “AKP Türkiye’yi bölgesinde örnek ülke haline getirdi.”

    Bütün bunlar bir yana olan şu:

    Çok partili yapı içinde, tek parti devletine ve tek adam yönetimine doğru gidiyoruz…

    Bu yapı tümüyle yerleştirilebilir mi?

    Bu AKP’ye değil, gerçekten demokrasiye, Atatürk Türkiyesi’ne inanmış kişilerin ve kurumların direncine bağlı!

    Ne olursa olsun…

    Kim kendisini tek adam ilan ederse etsin.

    Türkiye birkaç seçimlik ülke değil…

    Cevapla

  6. AKTAN Says:

    236 VATANSEVER ASKERİMİZİN NE İDÜĞÜ BELİRSİZ BALYOZ DAVASINDAN YILLAR SONRA BERAAT ETTİKLERİNİ DUYMAKDAN ÇOK MUTLU OLDUM .TÜM ASKERLERİNMİZE VE YAKINLARINA GEÇMİŞ OLSUN DİLEKLERİMİ İLETİYORUM.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: