Alper Görmüş’ün yazısı ve iki yeni “belge”

06 Temmuz 2011

GENEL

Alper Görmüş Taraf’taki dünkü yazısında iki “belge”den bahsediyor ve bu belgelerin Doğan’a isnat edilen (Balyoz) darbe planlarının gerçekliğini “teyit ettiğini” yazıyor.

Alper Görmüş’ün “belge” olarak bahsettiği ilk yazı, Cunta.org adlı sitede yer alan ve yazarı belli olmayan bir metin. Bu yazıda emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile emekli Tümgeneral Erdal Şenel’e arasındaki bir konuşma aktarılıyor. Bu konuşma gerçekse (isimsiz aktarıcı doğru aktarmışsa) ve konuşmada geçenler doğru ise, 2003’de Aytaç Yalman’ın istifası ile Çetin Doğan’ın önce Kara Kuvvetleri Komutanı, sonra da Genelkurmay başkanı olması için planlar yapılmış.

Burada bir parantez açalım: Bunu Taraf gazetesi manşetten “Cunta Özkök’ü devirecekti” başlığı ile vermişti. Alper Görmüş, Taraf’ın bu haberi sunumunun özensiz ve problemli olduğunu düşünüyor. Ancak, sebebi Taraf gazetesinin bu yazıya “belge” muamelesi yapması ve içeriğini doğru varsayarak manşete taşıması değil (Görmüş’ün, kimin hazırladığı belli olmayan imzasız dijital Word dokümanlarının Taraf gazetesinde “imzalı Balyoz belgesi” olarak lanse edilmesini eleştirdiğini de hatırlamıyoruz). Zaten Görmüş’ün kendisi de bu yazıya “belge” diye atıfta bulunuyor. (Bu mantıkla, herhangi bir Web sitesinden kaynağı belirsiz herhangi bir yazıyı bilgisayarınıza indirip Word dokümanı olarak kaydederseniz, yazı “belge” konumuna geçmiş oluyor.) Görmüş’e göre buradaki tek sorun, habere kaynak gösterilmemesi. Parantezi kapatalım.

Görmüş, ikinci olarak emekli Orgeneral Çevik Bir ile emekli Tümgeneral Erol Özkasnak’ın 21 Haziran 2009’da yaptıkları bir telefon görüşmesinde Özkasnak’ın “Bir de bu şey var ya komutanım hani o Çetin Doğan, onun şeyinden çıktı bunlar biliyorsunuz, onun adamlarından, gevşek olduğu için kendisi…” dediğine dikkat çekiyor.

Görmüş bu iki “belge”nin, Çetin Doğan’a atfedilen (ve cami bombalamlak, jet düşürmek gibi planlar içeren tam teşekküllü) Balyoz darbe planına dair delilleri “teyit ettiğini” yazıyor. Aynı zamanda Görmüş’e göre, Aytaç Yalman’ın ifadesine başvurulması için Doğan’ın ısrarla çağrı yapması, tek bir ihtimale işaret ediyor:

“Doğan, Yalman’ın 2003’teki “kararsızlık öncesi”nde kendisiyle yaptığı işbirliğine güvenmekte ve bu dönemi üstü örtülü bir tehdit unsuru olarak yedeğinde tutmaktadır.”

(Bilindiği gibi, iddianamede, Balyoz darbe planının gerçekleşmemesine neden olarak Yalman’ın bu planı engellediği ileri sürüldüğü halde, savcılar bu konuda Yalman’ın ifadesine bile başvurmamış. Doğan dahil, savunmasını tamamlayan onlarca sanık, Yalman’ın bu konuda ifadesine başvurulmasını mahkemeden talep etti.)

Herşeyden önce, Görmüş’ün atladığı bir konu, bahsettiği konuşmanın geçtiğimiz Cuma günü Hurşit Tolon tarafından yalanlanması. Tolon’un avukatı tarafından yapılan açıklamada şöyle deniyor:

“Öncelikle müvekkilimizin Ege Ordu Komutanlığı yaptığı dönemde kendisine Erdal Şenel tarafından herhangi bir ziyarette bulunulmadığı gibi haberde iddia edilen içerikteki bir görüşme hiçbir yerde, hiçbir zamanda ve hiçbir kişiyle gerçekleştirilmemiştir. Şu hususu önemle belirtmek isteriz ki müvekkilimiz emekli Orgeneral Ahmet Hurşit Tolon, 50 yıla yakın bir süreyle TSK’da görev yaptığı silah arkadaşlarıyla ilgili, hiçbir şekilde söz konusu yazıda belirtilen ithamlarda bulunmamış ve bulunması da asla mümkün değildir. Nitekim bu gerçek; müvekkilimiz Tolon’u yakından tanıyan ve söz konusu yazıda isimleri geçen TSK’da en üst rütbeye yükselerek uzun yıllar önemli görevler ifa etmiş kişiler tarafından da bilinmektedir.”

Görmüş bu açıklamaya inanmamış ve Tolon’un yalan söylediğini düşünüyor olabilir. Yine de boyle bir açıklamanın varlığından–hiç değilse bir dipnot ile–bahsetmesi gerekirdi diye düşünüyoruz.

Alper Görmüş, Tolon ile Şenel arasında bu konuşmanın geçtiğine kesinlikle inanıyor ve yazısını şöyle bitiriyor:

“Ya bunu [Hurşit Tolon’a atfedilen bu konuşmanın “üretilmiş” olduğunu] öne sürüp komik duruma düşeceksiniz, ya da belgenin sahih olduğunu kabul edeceksiniz.”

İşte, bizce Görmüş’ün (ve onun gibi düşünenlerin) düştükleri yanılgı burada, ve temelde, ampirik bazlı düşünmemekten kaynaklanıyor.  Görmüş, ortaya çıkan bulgular ışığında düşüncelerini güncellemek yerine, olguları— mantık sınırlarını zorlamak pahasına da olsa —inandığı senaryo çerçevesine oturtmaya çalışıyor. Yani, Balyoz belgelerindeki bariz sahtecilik, Görmüş’ü 2003’de Balyoz darbe planı yapıldığına dair şüpheyle yaklaşmaya sevketmiyor, gittikçe zorlama senaryolar üretmeye itiyor. (İlgilenenler için bunları bu yazının sonunda, EK bölümünde örnekliyoruz.) Görmüş, yeni bulgular ışığında sorulması gereken soruları sormuyor, ki bunlardan en önemlisi şu: peki kimler Balyoz darbe belgelerini en son 2003’de kaydedilmiş gibi göstermeye çalıştı?

Bu yaklaşım içinde Görmüş, bizlere, bir web sitesinde yayımlanan, kimin yazdığı belirsiz ve görüşleri aktarıldığı iddia edilen şahıs tarafından kesin dille yalanlanmış bir yazıda bahsi geçen konuşmaların gerçek olduğunu (yazı 2004’de yayımlandığı için) peşinen kabul etmemiz gerektiğini söylüyor ve aksi takdirde komik duruma düşeceğimiz konusunda bizi uyarıyor. Bu mantığa göre, bir kez oluşturulduktan sonra içine bir daha ekleme-çıkarma  yapılmamış ve de içinden 2009’a kadar uzanan bilgiler çıkan, ama ne hikmetse 2003’de oluşturulmuş gibi görünen CD’de sahtecilik olduğunu kabul etmeyenler komik duruma düşmüyor. Ancak, bir internet sitesinde isimsiz yayımlanan bir yazının içeriğini peşinen gerçek kabul etmeyenler komik duruma düşebiliyor.

Kaldı ki, 2003-2005 yıllarında birinci elden darbe belgesi sahteciliğine tanık olmuş bir kişinin (anonim degil, ismi ortada) bu konuda ifadesi var; içeriği doğru olmayan bu gibi metinlerin o dönem internette sirküle etmiş olması hiç şaşırtıcı değil, hele hele Görmüş’ün dediği gibi “Balyoz iddialarını çok güçlendiren bir delil” hiç değil.

Şimdi, Görmüş’ün bahsettiği yazıda geçen konuşmaların bir an için gerçek olduğunu (ve hatta Doğan’ın darbeci eğilimlerinin olduğunu doğru) varsayalım. Bu durumda dahi, bu ve diğer konuşmanın cami bombalamak, jet uçağı düşürmek gibi planlar içeren Balyoz darbe planının delillerini nasıl “teyit ettiğini” anlamak mümkün değil. Dolayısıyla, bu iki “belge”  Balyoz davasının şimdiki şekliyle görülmeye devam edilmesini, ikiyüze aşkın kişinin sahteliği kanıtlanmış belgeler yüzünden tutuklu olmasını haklı da çıkarmıyor.

Gerçek olgular, bulgular üzerinden yürütülecek bir davada biz köşemize çekilir, davanın sonuçlanmasını, adaletin tecelli etmesini bekleriz. Birilerinin darbe girişimi içinde olduğuna dair gerçek bir belge ya da ifade ortaya çıkarsa, bunun da soruşturulmasını, yeri varsa yargılanmaya gidilmesini isteriz.

Görmüş’ün ve benzer şekilde düşünenlerin ısrarla görmek istemedikleri gerçek, Balyoz davasının ana belgelerinin sahte olduğu ve sahtecilik ispat edildiği halde mahkemenin yeni bir iddianame kabul ediyor ve yeni tutuklamalar yapıyor olması.  Oradan buradan ortaya çıkarılan gizli ses kayıtları ve isimsiz ihbarlar bu gerçeği değiştirmiyor.

Ve bu gerçeği görmek istemeyenler de Balyoz davasının (sandıkları gibi) demokrasiye mi yoksa bir çetenin ve ona destek veren siyasilerin çıkarlarına mı hizmet ettiğini sorgulamıyorlar.

***

EK

(1) CD’de bulunan hem 2002 tarihli Balyoz belgesinde hem de ekindeki ekonomi planında Haydar Baş’ın 2005 konuşmasından birebir alıntılar var.

13 Ağustos 2010, Görmüş:

“(…) Bir profesörün, 2005’te bir kongrede yaptığı konuşmada ve aynı yıl yayımladığı kitabında yer alan bir bölüm, o profesör tarafından daha önce bir internet forumuna gönderilmiş olamaz mı?”

(Haydar Baş, bu görüşlerini ilk defa kamuoyuyla ilk defa 2005’te paylaştığını ifade etti).

(2) CD’de bulunan 2002 tarihli Balyoz belgesinde o tarihte henüz bahsi bile geçmeyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (Greater Middle East Initiative) ile Türkiye’nin piyon konumuna dönüştürüleceği yazıyor.

13 Agustos 2010, Görmüş:

“ (…) William Kristol makalesinde “Greater Middle East” kavramının kullanıldığını gördüm. Makalenin tarihi 22 Mayıs 2002 idi.”

(“Greater Middle East” kavramı çok daha önce de kullanılıyordu, ancak “Greater Middle East Initiative” yani Büyük Ortadoğu Projesi 2002’de yoktu. Görmüş bu konuda Cengiz Çandar’a danışarak, 17 Agustos 2010’da bir yazı daha yazdı).

(3) İddianame kabul ediliyor, belgelere erişim kısıtı kalkıyor ve böylece Balyoz belgelerinin kayıtlı olduğu CD’deki tarih çelişkileri—Yeni Recordati vs.—ayyuka çıkıyor.

28 Aralık 2010, Görmüş:

“Bildiğim kadarıyla, savcılar bu tuhaflığı “arşivlerin sürekli olarak güncellenmesi”yle açıklama eğilimindedirler… Yani şöyle düşünüyorlar: Balyoz belgeleri 2009’dan sonraki bir tarihte “çalındığında”, listeler o günün taze bilgilerini içerecek şekilde “update” edilmişti zaten.”

(Listeler güncellendiyse neden üstlerinde 2003 tarihi, altlarında 2003 yılında görevli kişilerin adları ve eski rütbeleri var? Neden belgelerin son kayıt tarihleri 2003? Neden 2003’de kaydedilmiş gibi görünen bir CD’nin içindeler? Hatırlatalım: CD tek oturumda oluşturulduğu icin, bir kez kaydedildikten sonra içine-ekleme çıkarma yapılmamış. Ayrıca savcıların tarih çelişkilerine bu şekilde (ya da başka şekilde) açıklama getirme gayreti hiç olmadı; zira içsel tutarsızlığı bir yana, “güncelleme” tezi kendi iddianamelerindeki ana iddianın (‘Balyoz  CD’si 5 Mart 2003’de Çetin Doğan için özel olarak oluşturulmuştur’ iddiasının) tamamen çökmesi anlamına geliyor).

(4) 11 Ocak 2011, Görmüş’ün Ezgi Başaran’la yaptığı söyleşide, “Savcılar bu tarih-isim uyuşmazlıklarının farkına varmamış olabilir mi” sorusuna cevaben, Görmüş:

“Savcıların bazı listeleri valiliklere gönderdiğini ve “Bunlar 2003’teki listelerle uyumludur” cevabı aldıklarını biliyoruz.”

(Hayır, o tarihte Alper Görmüş savcıların bu cevabı aldıklarını biliyor olamaz, o tarihte ancak savcıların iddianamedeki beyanlarını biliyor olabilir. Zira bu yazışmalar o tarihte adli emanetteydi ve henüz savunmaya verilmemişti (savunmaya verilmesine ilişkin karar 6 Ocak’ta alındı, belgelerin taranıp dijital olarak savunmaya verilmesi ise 13 Ocak’ı buldu). Savcıların adli emanete sakladıkları yazışmalardan Balyoz  listelerinin hiç de uyumlu olamadıklarına dair bilgiler  geldiğini ve savcıların iddianamede bu konuda yalan beyanda bulunduklarını artık biliyoruz.)

Abone Ol

Subscribe to our RSS feed and social profiles to receive updates.

31 Yorum “Alper Görmüş’ün yazısı ve iki yeni “belge””

  1. ccgursel Says:

    Alper Gormus su tarih tutarsizliklarini da mantikli gerekcelerle aciklamaya calisirsa samimiyetine inaniriz. Ya bu isin icinde bir is olabilir demiyorsa Alper Gormus’te bir yanlislik var demektir.

    Cevapla

  2. Solmaz Türk Says:

    Alper Görmüş’ün kendisi baştan aşağıya yanlış zaten.Başrol oyunculuğunu kimseye kaptırmak istemiyor anlaşılan.Ahmet Şık olayında Ahmet’e gösterilen ilgiyi kıskanıp ,yaptığı açıklamaları gördük.

    Cevapla

  3. İbo Says:

    Bu makaleyi kaleme alan kişi, Alper Görmüş’ü eleştirirken, keşke bir kez de kendi yazısını okuyabilseymiş…

    1- O ‘belge’ sadece cunta.org’da yayınlandığı için belge olarak kabul edilmiyor. Sayın yazarın üşenip de atladığı detayları ben vereyim, belki o zaman bazı şeyler aydınlanır.

    “Mart ayında Zirve Yayınevi katliamı soruşturması kapsamında Malatya İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Cöhce de gözaltına alınmıştı. Evinde yapılan aramalarda el konulan bir CD’nin içerisinde ‘Eski CD’lerden kurtarılanlar 22.11.2009= HAFIZA’ isimli belge olduğu tespit edildi.

    “Balyoz’un ek klasörlerine giren belgenin içeriğinde Mahkeme kararıyla 4 Ocak 2005’te kapatılan ‘Cunta.org’ isimli internet sitesinin 2004 tarihli haberi yer alıyor.”

    “Belgenin teknik özellikleri incelendiğinde ‘azapay’ isimli kullanıcı tarafından 2 Nisan 2004 tarihinde oluşturulduğu belirlendi. Salim Cöhce, savcılıkta alınan ifadesinde belgenin kendisi tarafından oluşturulduğunu kabul ederek, azapay’ın kızı olduğunu, gazete haberi olan dokümanı arşiv olarak sakladığını söyledi.”

    Cunta.org sitesinde o imzasız haber ne zaman yayınlandı, ne yazık ki ay ve gün olarak tespit edilememiş. Ancak cd’nin içersindeki dosyanın tarihinin 2004 olması, en azından acaba o evde bulunan cd’nin içindeki dosyanın, orjinal olup olmadığı sorusunu savcılığa sordurtabilir. Ki Cöhce de belgenin kendisi tarafından oluşturulduğunu kabul etmiş. Soru, o sadece gördüğü haberi mi kopyaladı, yoksa haberi kendi mi yazdı…
    İşe böyle bakınca, tırnak içersinde belge diye anılan şeyin, sadece “Cunta.org adlı sitede yer alan ve yazarı belli olmayan bir metin” olmadığı ortaya çıkıyor.

    Cevapla

    • Can Acar Says:

      İbo,

      Bir de kendi yazdığını kendin okusaymışsın keşke. Ne diyorsun?

      Salim Cöhce ne demiş “dokümanı arşiv olarak sakladım” demiş. Internette bulunmuş yazarı belirsiz bir yazıyı birisi indirip CD’ye kaydedince bir anda “belge” oluyor. Dalga mı geçiyorsun?

      Evet, ona inanmamakta özgürsün. Zaten göründüğü kadarıyla kafanda oluşturduğun gerçekliğe aykırı her türlü bilgiyi reddetmeye veya çarpıtmaya hazırsın. Salim Cöhce belgenin yazarı olsun. Bu neyi değiştirecek? Bir düşün. Dosyanın yazarı belli olsa da yapabileceğin tek şey yazarı ve haberde konu olan kişileri yüzleştirmek ve neden yazdın, kaynağın neydi diye sormak. Adam ben yazmadım demiş. Komutan ben söylemedim öyle birşey demiş. Ne yapacaksın? İşkence ile mi söyleteceksin?

      Neyse ki Internet Salim Cökce’nin imdadına yetişecek gibi gözüküyor.

      Şu bağlantıda belgenin Internet arşivi projesi “archive.org” tarafından indirilip arşivlenmiş hali var:
      http://wayback.archive.org/web/*/http://cunta.org/haber/tpkddhe.htm

      Dikkat edersen sayfa ilk olarak 25 Mart tarihinde arşivlenmiş. Yani haber cunta.org sitesine bu tarihten önce yerleştirilmiş. Bu tarih Selim Cöhce’nin CD’sinde bulunan dosyanın tarihi olan 2 Nisan 2004’ten eski. Yani? Sürpriiiz! Selim Cöhce doğru söylemiş. Belgeyi internetten indirip arşivlemiş.

      Senin mantığına göre belki de dosyanın yazarı archive.org sitesini işletenlerdir ne dersin?

      Ya da belki Selim Cöhce başına gelecekleri tahmin edip dosyayı ileri bir tarihle arşivlemiştir. Ne dersin? Komplo teorilerinin sonu yok. Ortaçağ engizisyon mahkemeleri de bu mantıkla çalışıyordu.

      Kolay gelsin …

      Cevapla

      • Can Acar Says:

        Aslında İbo’yu çok da fazla suçlayamıyorum. Problem yürüttüğü hatalı mantıktan çok dayandığı hatalı verilerden kaynaklanıyor.

        İbo’nun beş dakikasını ayırıp archive.org’a bakmasını doğrusu beklemiyorum. Pek çok kişinin bu sitenin varlığını bilmesini bile beklemiyorum. Asıl problem bu kontrolü yapması gerektiği halde yapmayanlarda:

        Delilleri toplayan polisler, iddianameyi yazan savcılar bu eğer bu bilgiye ulaşmamışlarsa, ve yazının tarihini bulamamışlarsa işlerini eksik yapmışlar demektir. Bunu haber yapan bir gazeteci eğer internette basit bir kontrolü yapmadan bu yazıyı Cöhce’nin yazmış olabileceğini söylüyorsa o aslında gazetecilik mesleğinin gereğini yerine getirmiyor demektir. İbo’ya gelene kadar o kadar çok hata var ki …

        Herkes işini hakkıyla yaptığı zaman, yapamadığında sağa sola çamur atmadan, bahane bulmadan hatasını kabullendiği zaman, inançlarını, etnik kimliklerini, siyasi görüşlerini kendi özel hayatında bırakıp işine yansıtmadığı zaman bu problemlerin hiçbiri kalmayacak. Bu ülkenin üzerine kurulduğu temel ilkelerin amacı da bunu sağlamak. Bu temellere saldıranların bunu aklıllarından çıkartmamalarında, en azından yerine gelmekte olan biat ve inkar kültüründe yaşamak isteyip istemediklerine karar vermelerinde çok büyük fayda var.

        Bu arada, Salim Cöhce’nin ismi yazının sonunda Selim olarak yazmışım. Aynı kişiden bahsediyorum. Karıştıran olabilir diye düzeltme ihtiyacı hissettim.

        Cevapla

    • İbo Says:

      Önce kendi comment’im üzerine bir ekleme yapacağım. Dün Dani Rodrik ile twitter üzerinden konuştum. Kendisi cunta.org’a girilen haberin 25 mart tarihli olduğunu söyledi. Böylece Cöhce’nin bilgisayarından çıkan dosyanın (4 nisan tarihli), orjinal olmadığı sonucuna varılabiliyor. Dani Rodrik rica etti, ben de bunu ekledim. Gelelim diğer şahısların yorumlarına. Öncelikle beni hiç tanımadan hakkımda kesin yargılara varan, ahkam kesen Can Acar gibileri…” gerçekliğe aykırı her türlü bilgiyi reddetmeye veya çarpıtmaya hazırsın” gibi laflarınızla cevap almayı haketmiyorsunuz. Yok hatalı mantıkmış, cart curt. Ben ne demişim, sizler ne anlatmışsınız…Tey tey. Asabiyet yapmadan, doğru düzgün hitap etmesini öğrenin. Burasını dandik bir chat kanalı kıvamına getirmek istiyorsanız, ben hiç engel olmayayım size. Kendiniz çalıp, kendiniz söyleyin.

      Cevapla

      • Can Acar Says:

        İbo,

        Diyelim ki bu tarih bulgusu olmasın. Yani o yazıyı archive.org arşivlememiş olsun. Gerçekten farkeder mi?

        Cöhce “ben yazdım” demiş olsa, yazdığının arkasında durup kaynaklarını gösterse haklısın. Adam “ben yazmadım” diyor, sen ise onun “yazmış olabileceği” olasılığını burada kanıt olarak sunmaya çalışıyorsun. Bazı şeylerin bu bilgiyle aydınlanacağını iddia ediyorsun. Aydınlanan birşey yok.

        Ortada bir yazı var. Bir komutanın söylediklerini kim olduğu bilinmeyen bir askerin ağazından yazıyor. Bu yazı kapatılmış bir Internet sitesinde yıllan önce yayınlanmış. Bu yazının tabii ki bir yazarı var. Bu yazarın kim olduğunu bulmak otomatik olarak o yazının içeriğini gerçek yapmaz. Sadece içeriği doğrulamak için bir yol gösterir. Bu nedenle, yazının yazarının Cöhce olması veya olmaması “aydınlatıcı” ek bir bilgi vermez.

        Bu nedenle mantığını çarpık buluyorum. Bu nedenle herşeyi görmek istediğin gibi algıladığını söylüyorum. Eğer bu hoşuna gitmediyse ve “beni tanımıyorsun” diye şikayet ediyorsan öncelikle kendi yarattığın ilk izlenime bak derim. Buraya yazdığın bu ilk yorumunla geldin, kendini tanıttın. Eğer sonuç hoşuna gitmediyse problemi yorumundaki mantıksızlıkta aramanı öneririm.

        Kolay gelsin …

        Cevapla

  4. GULGUL Says:

    Benzer mantığı bugün N.Ilıcak da yapmış.Her ikisinin de mantıkları kendilerine, yandaş kafalarına son derece sadık maşalallah.Gazeteci
    olmak, idealler, inanışlar uğruna gerçekleri saptırmak, yalan yanlış,
    akıl yürütmelerle milletin beynini yıkamaya çalışmak olmuyor. Ortaya
    bir fikir atarken, bir yorum yaparken, karşınızdakini enaz kendiniz
    kadar akıllı olduğunu düşüneceksiniz. Sığ bilgilerle, körü körüne
    yazılmış köşe yazılarıyla gazeteci olunmuyor. Bu yorumlara sokaktaki
    çocuklar bile güler..İlle birilerini karalayacağım diye yazı yazarsanız,
    ne etkinliğin iz kalır, ne de saygınlığınız….

    Cevapla

  5. drunkenknight Says:

    Önce CIA Başkanı, şimdi 3 senatör!

    Hatırlayın CIA Başkanı Leon Panetta kısa bir süre önce Ankara’ya 5 günlük çalışma ziyareti yapmıştı! Panetta niye geldi bilen var mı?
    Hükümet bu konuda bir açıklama yaptı mı?
    Muhalefet merak edip niçin geldi bu adam sorusunu sordu mu?
    Bu üç sorunun ortak cevabı hayırdır!
    Peki Panetta’nın ziyareti sonrasında bölgemizde neler mi oldu?
    Önce Tunus, sırasıyla Mısır ve Libya karıştı!
    Akabinde Yemen’de kargaşa başladı.
    Derken Suriye bir anda hedefe oturtuldu.
    Bitmedi…
    Tayyip Erdoğan, CIA Başkanı’nın ziyareti sonrasında aniden K.Irak’a gidip Barzani’yi selamladı.
    Yetmedi, NATO’nun Libya’da ne işi var diyen Erdoğan, birden Türkiye’yi ’Haçlı Armadası’na dahil etti ve TBMM’den yetki bile çıkmadan savaş gemilerini Libya’nın üstüne sürdü.
    Dahası, Türkiye’yi Libya operasyonunun komuta merkezi yaptı!
    Ama en önemlisi kısa bir süre öncesine kadar kardeş diye selamlanan Suriye arkadan hançerlendi.
    Panetta ziyaretinin hemen sonrasında Türkiye’de seçmen sandığa gitti, lakin seçim arifesinde malum kaset operasyonları ile türlü siyaset mühendislikleri yapıldı.
    Bütün bunların CIA Başkanı’nın esrarengiz 5 günlük Ankara ziyareti sonrasında olması manidar değil mi?
    Panetta deyip geçmeyin sadece istihbaratçı değil, mevcut yönetimin de en iyi adamı!
    Nitekim Panetta şimdi ABD’nin Savunma Bakanı’dır!
    Yerini kime mi verdi?
    Davit Petraeus’a!
    O kim mi?
    K.Irak’ta Türkiye’nin başına çuval geçiren ABD komutanı!
    Hassas iki noktaya seçilen iki isme bakar mısınız?
    Hikaye devam ediyor?
    ABD Senatosu’nun tartışmasız en etkili üç senatörü ya da ABD derin devletinin üç temel taşı da birkaç gün önce Ankara’daydı.
    Kim mi bunlar?
    John Mac Cain, Joe Liberman ve Lindsey Graham!
    Sahi bu adamlar niye geldi, Tayyip Erdoğan’la baş başa neler konuştular bilen var mı?
    Medya sormuyor!
    İktidar açıklamıyor!
    Ama en önemlisi muhalefet oralı değil!
    Soruyorum önce CIA Başkanı, akabinde Paxamericana’nın derin adamları boşu boşuna günlerce Ankara’da kalır ve de Tayyip Erdoğan’a övgüler düzer mi?
    Büyük Orta Doğu Projesi’nde finale gelindi ve üç senatör operasyonun merkezi olan Ankara’ya hem denetime hem de yeni buyruklarını salmaya geldiler haberiniz olsun!
    Seçimin arifesinde yazdığımız gibi süreç işliyor ve Orta Doğu haritası yeniden çiziliyor!
    Üç vakte kadar yeni sıcak gelişmelere hazır olun!
    Tayyip Erdoğan’ın içeride gerginliği tırmandıran son tutumu işaret fişeği gibidir!

    FATURA BÜYÜK
    Rusya ve İran şalteri indirirse!
    AKP ve Erdoğan BOP’un inşasında ABD ile kol kola!
    Bu durum haklı olarak Rusya ile İran’ı rahatsız ediyor!
    Nitekim özellikle Tahran sert tepkiler veriyor.
    Peki ama Türkiye’nin ABD’yi memnun etmek için Rusya ile İran’ı karşısına alması doğru mu?
    Hem Moskova hem Tahran bugün için Türkiye’nin en iyi iki ticaret partneri!
    İki ülke arasında krizin ticari faturası büyük olur!
    En önemlisi, Türkiye bu iki ülkeye doğal gazda bağımlı!
    Doğal gaz deyip geçmeyin, mazallah Rusya ile İran şalteri indirdiği an Türkiye sadece donmaz aynı zamanda ekonomisi yani üretimi stop eder!
    Nasıl mı?
    Bizde elektrik önemli ölçüde doğal gazdan üretiliyor da ondan!
    Doğal gaz kesilirse dönüşüm santralleri durur ve Türkiye elektriksiz kalır.
    Öyle olunca da fabrikalar çalışmaz!
    Realite bu iken Türkiye neden tarafsız kalmak yerine öncü rolünü oynuyor?
    Yoksa AKP, ABD tarafından tehdit ve şantaj altında mı?
    Değilse soruyorum; neden ABD’nin hatırına bütün komşularla düşman olunuyor?
    Hani komşularla sıfır sorun, dış politikamızın olmazsa olmazıydı?
    Peki muhalefet bu duruma neden isyan etmiyor?
    Niçin kıyameti koparmıyor ve toplumu uyarmıyor!
    Yoksa onlar da ABD’nin güdümünde mi?
    Libya’ya asker gönderilmesi olayında malum, bu iki muhalefet partisi de AKP ile saf tutmuştu. Sahi söz konusu ABD olunca hangi parti olsa değişen bir şey olmuyor mu?
    Birkaç gün önce CHP ile MHP için majestelerinin muhalefeti diye yazmıştık, söyleyin haksız mıyız?
    En temel konuda yani bölgemizde yeni haritalar planlanır ve ucu bize de dokunacağı kesin iken muhalefetin teslimiyetçi AKP ile aynı resme girmesi yukarıdaki nitelememizi haklı çıkarmıyor mu?
    Muhalefeti uyarıyoruz:
    Atatürk, İnönü, Ecevit ve Türkeş, bu gelişmeler ışığında mezarında ağlıyorlar haberleri ola!

    Sabahattin Önkibar
    5 Temmuz 2011

    Cevapla

    • drunkenknight Says:

      Türkmenistan, ikinci defa İsrail’in belirlediği elçiyi Mossad ajanı olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Haaretz gazetesine göre, Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı, İsrail tarafını bilgilendirerek Haim Koren’in güven mektubunu kabul etmeyeceğini bildirdi. Buna gerekçe olarak Koren’in, Ulusal Güvenlik Akademisi’nde okutman olması gösteriliyor. Türkmen hükümeti, bu yüzden Koren’i Mossad ajanı olarak kabul ediyor.
      Peki Türkiye’de görev yapan Amerikan ve İsrail elçilerinin İstanbul başkonsoloslarının görevi nedir?
      Mesela Türkiye’den bir Edelman geçti. Edelman henüz göreve başlamadan önce, 17 Ağustos 2003 tarihinde “Edelman’ın güven mektubu reddedilmeli” çağrısında bulunmuştuk.

      ***

      14 Aralık 1952’de Columbus, Ohio’da dünyaya gelmiş olan Eric Edelman, Ukrayna göçmeni Yahudi bir aileye mensup ve annesi de İstanbul Yahudileri’ndendir. Bu sebeple Türkçe’yi anadili gibi konuştuğu rivayet ediliyor.
      Mehmet Ali Kışlalı o günlerde, “ABD’de bir büyükelçi tayini yapıldığı zaman Senato Dış İlişkiler Komisyonu’ndan onay almaları gerekir. Burada adaylar önce bir konuşma yaparak değerlendirmelerini ortaya koyarlar. Böylece kimlikleri ve ilgili konularda ne düşündükleri ortaya çıkar. Bu alışılmış yöntem Edelman’da sansüre uğradı. Edelman’ın 9 Nisan günü ABD Senatosu’nda muhatap olduğu sorulara verdiği cevaplara yasak konuldu. Oysa Edelman’ın gerçek düşünceleri bu soruşturmayla anlaşılacaktı” diye yazmıştı.
      Edelman Amerikan delegasyonu üyesi olarak katıldığı İsrail görüşmelerinden birkaç hafta sonra, İsrail Kudüs’ü başkent ilan etmişti. Doğu Avrupa masası direktörü iken, Berlin Duvarı yıkılmış, iki Almanya birleşmiş ve Varşova Paktı çökmüştü. 1993 yılında Çekoslovakya’ya Prag büyükelçisi müsteşarı olarak gönderildikten sonra, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya adında iki devlet ortaya çıkmıştı..
      Edelman’dan önceki ABD Büyükelçisi Pearson, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’ndan Bağdat’a kadar uzanan toprakların tek bir ekonomik bölge olacağından söz etmiş, Barzani’nin internet sitesinde de “Sadece tek bir ekonomik bölge değil, tek bir siyasi bölge olacak. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Kürdistan’dan çekilecek” denilmişti.

      ***

      Bugünkü ABD Büyükelçisi de Amerikan derin devletinin önemli bir adamıdır. Francis Joseph Ricciardione’nin Ankara’ya geldiği gün Yeniçağ, “Yeni CIA ajanı bugün Ankara’da” manşetini kullanmıştı.
      ABD Başkanı Barack Obama, aday gösterdiği Ricciardione’yi Senato’da yasama döneminde verilen arada, özel yetkisini kullanarak 30 Aralıkta büyükelçiliğe atamıştı. Türkiye’yi yakından tanıyan bir diplomat olan Ricciardione, daha önce Türkiye’de birden fazla görev aldı ve Türkçe biliyor. Ricciardione, 1999-2001 yılları arasında ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın “Irak’ta Geçiş Döneminden Sorumlu Özel Temsilcisi” görevini yürüttü. Ricciardione’nin o dönemki fiili görevi, “Irak muhalefetinin Saddam Hüseyin’e karşı faaliyetlerini” koordine etmekti. Yani, Irak’ı karıştıran adamdı Ricciardione…
      Bugün ise, 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da kararlaştırılan operasyonlarla içeri attırdıkları bir siyasi parti lideri ile dalga geçecek kadar pervasız davranışlar sergiliyor.
      Çünkü Türkiye’nin siyasi iktidarı, Osmanlıcılık kamuflajıyla tamamen ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin taşeronluğunu yapıyor. Türkiye’yi bilfiil Edelman veya Ricciardione yönetse, bundan fazlasını yapabilir miydi?

      Arslan Bulut
      7 Temmuz 2011

      Cevapla

    • trekking Says:

      Evet maalesef, eskiden o beğenmediğimiz oligarşi döneminde, askeri vesayet döneminde! bile en azından basın bu konuları gündeme getirirdi. Halkı bilinçlendirirdi. Şimdi ileri demokrasiye geçtiğimiz için, basın’ın böyle bir işlevi yerine getirmesine gerek yoktur.

      Hadi basın’ı anladık. Dönüştürüldü. Peki ya muhalefet? Neden bu konularda tek bir ses bile çıkarılmıyor. CİA Başkanı hangi ülkeye gidip 5 gün süreyle kalmış. Tatil mi yaptı burada? Tatile geldiyse açıklasınlar bilelim.

      Ama bizde şöyle bir mantık da var tabi. Bu yazıyı kaleme alan kim? Sabahattin Önkibar. HA bırak o döneği. Falanca yılda şöyle şöyle yazmıştı, şunun bunun adamıydı falan filan.At çöpe. Yazının içeriğinin önemi yok.

      Kim bu yazıyı buraya taşıdı. Drunkenknigt. E zaten oda kararlı dezanformasyon ustası. Yorum yapmaya bile değmez.

      Gömün kafanızı devekuşu gibi kuma. Büyük resmi görmeyin. Odada ki heryeri dağıtan fil’i görmeyin. Seri Katili deşifre etmeyin. İyi uykular. Durmak yok yola devam.

      Cevapla

  6. radikal Says:

    Cengiz Candar’in dun (Carsamba) Radikal’deki Fener yazisini okuyun ve cifte standart nasil olur gorun.

    Cevapla

    • trekking Says:

      Cengiz Çandar’ın bugüngü yazısını da okuyun. Hazret başlıkatmış “Bu gerçekten şike operasyonu mu?” diye. Yeni yeni uyanmaya başladı. Ama utancından olucak 28 şubat tan, andıç tan örnek veriyor.

      Ergeneokon, Balyoz, ıvır zıvır süreçte yaşanan infazlardan, hukuk ihlallerinden, gizlilik kararı olan dosyalara sanık avukatları ulaşamazken “İyi gazeteci isen ulaşırsın” (Baransu ‘nun a haber de memleket meselesi programında Lube Ayar’a cevaben söylediği söz),basın,medya,internet yoluyla linç edilmesi, hükmün verilmesi, itibarsızlaştırılmasını nedense görmezden geliyor.

      Neyse buna da şükür. Fenerbahçe’yi küme düşürecekler bu belli ama, belki bu Türkiye de nelerin döndüğünü çok daha geniş bir kitlenin anlamasına olanak sağlayacak. Sağlamaya başladı bile. Fenerbahçe ile ilgili forumları takip edenler görürler.

      Bir deniz yıldızını kurtarsak da kardır. “Ama bu kurtuldu” diyen çocuğun düşüncesi ile yaklaşmalıyız.

      Cevapla

      • Solmaz Türk Says:

        Ben Galatasaray’lıyım ama Fenerbahçe olayında Mehmet Baransu’nun canla başla çalıştığını görünce bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünüyorum.Aynı Uzan’lar ve Halis Toprak olaylarındaki gibi acaba yandaşlara servet transferi olayı mı var diye düşünmeden edemiyorum.Futbol hayatı boyunca değil kırmızı kart,sarı kart bile görmemiş Cemil Turan gibi centilmenliği ile tanınan bir spor adamının şike işlerinde olabileceği hiç inandırıcı gelmiyor nedense ?Yandaş medya dedikleri medyayı takip edince son derecede kafa karıştırıcı ,aynı Ergenekon ve Balyoz davalarındaki gibi emniyetten sızdırılan haberler görüyoruz.Fenerbahçe olayına acaba Deniz Fener’i olayı soruşturmasını gözlerden uzak tutmak için mi düğmeye basıldı ?

        Cevapla

        • trekking Says:

          Sadece baransu değil, kütahyalı da topa girdi. gerçekten ilginç. Bir de ekrem açıkel diye biri çıktı. Adliye muhabiriymiş herhalde. Linç kampanyanın içinde bunların bulunması, yöntemin ergenekon ve balyoz operasyonları ile aynı olması, aynı polis ekibinin, aynı savcıların işin içinde olması son derece manidar.

          Birileri yine bizi keriz yerine koyarak “Sivil Generallere de dokunuluyor” ne var bunda canım diyorlar. “Türkiye bağırsaklarından temizlendi, şimdi de sporda temizleniyor” diyorlar.

          Kazın ayağı öyle değil maalesef.

          uyutulan, aptal aptal dizilerle, yarışma programları ile uyuşturulan Milyonlar “canım suçu olmasa bu kadar insan içeri alınıp tutuklanırmıydı” diyorlar. Bu ülkede değil de Botswana da yaşıyorlar sanki.

          Yazılmış bir senaryo. Oynanıyor. Biz de figuranlık yapıyoruz. Bu olayda aynı. Ben Fenerbahçeliyim. Ama bu tür operasyon biz merkezli değil de başka bir takıma yapılsaydı aynı şekilde karşı çıkardım. Çünkü bu olay arınmaya değil sporun dibine dinamit koymak demek. Kan davası yaratmak demek. Bursa 2004 den beri BJK affetmiyor. O kadar adımlar atıldı bu nefret giderek büyüdü. Fenerbahçe daha büyük camia. Etkisi misliyle fazla olucaktır.

          Davayı yürüten Savcı Berk’in Hanefi Avcı’nın Haliç te yaşayan simonlar kitabında bahsi geçiyor. İnternet ten de okuyabilirler isteyenler. O bölümü bulsunlar okusunlar. Görsünler Hukukun üstünlüğünü.(Emin Arslan Olayı)

          Cevapla

          • Solmaz Türk Says:

            Bu gün NTV de Deniz Baykal Kılıçtaroğlu ile olan toplantıdan çıktıktan sonra bir iki açıklama yaptı.Aradan beş dakika bile geçmeden alt yazıyla Deniz Baykal’ın ağzından çıkmamış şeyleri.yazdılar.Daha sonra aynı haberi Vatan gazetesi geçti.Haberin altına yorumculardan biri Deniz Baykal’ın tam olarak neler söylediğini bire bir alıntılamış.Ben Baykal’ın açıklamalarını kulağımla duymuş olmasam her halde bunadım diyeceğim ama yorumcuları da okuyunca basın yoluyla sürekli bir saptırma,olayları çarpıtarak yalan söyleme yoluna gidildiğine şahit oluyorum.Artık ağızlarıyla kuş tutsalar bile beni hiç bir şeye inandıramazlar.Gerçekten Allah korkusu kalmamış bunlarda.

            Cevapla

  7. drunkenknight Says:

    Demokratik Kitle Örgütlerine Çağrı: MİLLİ EĞİTİMİN BAŞINA BİR İNTİHALCİ GETİRİLDİ,SUSMAYIN!!!

    Ege Üniversitesi Em. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayhan Kantarlı; bilim adamlarını ve kitle örgütlerini “İntihal nedeniyle Öğretim Üyeliği mesleğinden çıkartılmış olan Ömer Dinçer’in MEB’na atanması” na karşı tavır koymaya çağırdı. İşte o çağrı:

    Yazdığı ders kitabında intihal yaptığı iddiasıyla YÖK tarafından öğretim üyeliği mesleğinden çıkartılma cezası verilen ve bu cezaya karşı açtığı iptal davası Ankara 1. İdare Mahkemesi tarafından verilen “intihal gerçekleşmiştir” kararıyla reddedilen Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olması bilimsel değerlere indirilmiş ağır bir darbedir.

    Bilindiği gibi intihal suçu işlediği kanıtlanmış olduğu halde hakkında işlem yapılmayarak ya da yapılsa bile aklanmış gösterilen öğretim üyeleri, bırakın akademik olarak yükseltilip bilim doktoru, doçent, profesör yapılmayı, bilim ahlakına meydan okunurcasına atandıkları bölüm başkanı, dekan, rektör, YÖK üyesi gibi akademik makamlarda görev yapmalarında bir sakınca görülmemektedir. Hatta ülkemiz de saygın bilim insanları topluluğu olarak bilim ahlakı değerlerini topluma benimsetmeye çalışan TÜBA’nın bile evrensel bilim etiği ilkelerini hiçe saydığı ortaya çıkan bazı üyelerini koruduğu ve haklarında hiç bir işlem yapmadığı bilinen bir gerçektir.

    Bilim etiğini fütursuzca ihlal edenlerin ödüllendirilmesi anlamına gelen bu uygulamalar, hiç şüphesiz ülkenin dürüst bilim insanlarının yükseltmeye çabaladığı bilimsel saygınlığına sürülen bir leke olmanın yanında, aşırma yaparak kısa zamanda yükselmek isteyenler için son derece özendirici olmuştur. Bilimsel çalışmalarında intihal yaptığı saptananların sayısı son yıllarda hızla artmıştır. O kadar ki “2009 Nisan dönemi Doçentlik başvuru dosyalarında 100 den fazla intihal ve diğer tür bilimsel yolsuzluk tespit edildiği” bizzat zamanın Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Başkanı tarafından ifade edilmiş ve başkan ülkemiz üniversite tarihinde bir ilk olarak ÜAK toplantısında rektörlere bilim etiği konferansı vermek durumunda kalmıştır.

    Yine bilinmektedir ki, bilimsel yolsuzlukların yaptırımsız bırakılmasından kaynaklanan söz konusu özendiricilik etkisinde en büyük katkı, intihal nedeniyle öğretim üyeliği mesleğinden çıkarılmasına ve intihali yargı kararıyla kesinleşmesine karşın Ömer Dinçer’in Başbakanlık Müsteşarlığına devam etmeyi ve sonra da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak atanmayı kabul etmekle bizzat Sayın Dinçer tarafından yapılmıştır. Ömer Dinçer adı, bu bakımdan bilim etiği literatüründe özel bir yere sahiptir.

    Durum böyle iken sayın

    Ömer Dinçer’in şimdi de bilimsel ve etik değerlerin savunulmasında sağlam bir kale olması gereken Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına getirilmesi son derece yanlış ve esasen can çekişmekte olan bilim ahlakına vurulan öldürücü bir darbe olup, örnekleri çağdaş ülkelerde görüldüğü gibi toplumun şiddetle reddetmesi gereken bir tasarruftur. Etkili bir karşı duruşu yukarıda belirtilen etik dışı uygulamalara kucak açmış durumda olan üniversitelerden beklemek boşunadır. Bu nedenle görev, en başta bilim ve eğitim-öğretim örgütleri olmak üzere bilimden, bilimsel dürüstlükten kısacası temiz toplumdan yana olan tüm demokratik kitle örgütlerinindir.

    Bu nedenlerle, bilim etiğine değer vermediği yargı kararlarıyla kesinleşmiş bir kişi olarak Sayın Ömer Dinçer’i, başlıca görevi “bilimsel değerleri topluma benimsetmek” olan Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir görevi kabul etmesinin bilim ve eğitimin geleceğine yönelik sakıncalarını görerek bu görevden çekilmeye çağırırken, bireysel olarak yaptığım bu çağrının yetmeyeceğinin bilincinde olarak tüm demokratik kitle örgütlerini ve değerli basınımızı göreve ve sonuç alınıncaya kadar sorunun takipçisi olmaya davet ediyorum.

    Prof. Dr. Kayhan KANTARLI

    Ege Üniversitesi Em. Öğretim Üyesi

    Cevapla

    • drunkenknight Says:

      Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Ömer Dinçer ilk kez 1995 yılında katıldığı bir sempozyumda dile getirdiği kimi görüşleriyle dikkatleri çekmişti… Neydi o görüşler derseniz, kısaca hatırlatalım:
      “Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu sırada ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tabir edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam ile bütünleşmesinin gerekli olduğu kanısını taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerine, daha çok katılımcı daha ademi merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi sorumluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.”
      Dinçer bu sözlerinin ardından 1995 yılında yayımlanan “İşletme Yöneticiliği” kitabının intihal olduğunun ortaya çıkması… Bunun üzerine YÖK Genel Kurulu tarafından bir daha alınmamak kaydıyla öğretim üyeliğinden çıkarılmasıyla gündeme geldi. Bilimsel aşırmacılık yüzünden profesörlüğü elinden alınan Ömer Dinçer yarınki nesillerin yetiştirilmesinde en büyük rolü üstlendi…
      Usta’ya teşekkür ediyor, Milli Eğitim emin ellerde diyoruz…

      Cevapla

      • drunkenknight Says:

        İKİ İNTİHAL DAHA…

        Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı’na atanmasıyla intihalciliği yeniden gündeme geldi. İyi de AKP’deki tek intihalci Ömer Dinçer mi? Değil.. İki kişi daha var…

        Biri yıllardır Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı olarak en yakınında görev yapan… 12 Haziran seçimlerinde Meclis’e Ankara Milletvekili olarak giren Yalçın Akdoğan. “Muhafazakâr Demokrasi” adlı kitabının Dr. Bekir Berat Özipek’in “Muhafazakârlık/Akıl, Toplum, Siyaset” adlı doktora tezinden araklama… Pardon, intihal olduğu ortaya çıkınca Akdoğan, Yasin Doğan adıyla yazdığı Yeni Şafak’taki köşesinde özür dilemişti…

        Geliyoruz ikinci intihalciye… Adı; Abdülkerim Gök. AKP’nin çiçeği burnunda Şanlıurfa Milletvekili. Onun arak… Yine pardon, intihal öyküsü mü?

        Yıl 2007. Abdülkerim Gök Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. sıfatıyla öğretim görevlisidir.

        Marmara Üniversitesi İ.İ.B.Fakültesi’nin yayınladığı derginin 2007 yılı son sayısında “Vergi Direncinin Gelişimi” adlı bir makale yayınlar. Makaleyi okuyan bazı öğrenciler çok şaşırırlar. Çünkü Gök imzasıyla yayınlanan makale Harran Üniversitesi’nden Nihat Küçük’ün çok daha önce kaleme aldığı “Geçmişten Bugüne Vergi Direnci” adlı makaleyle hemen hemen aynıdır. Olaya Üniversiteler Arası Etik Kurul el koyar. Yaptığı inceleme sonucu yüzde 99.9 intihal saptayınca Gök’e cezayı keser… Gök, üç yıl doçentlik sınavına giremez…

        Öte yandan… Dün Cumhuriyet yazdı.. YÖK, Ömer Dinçer’in yaptığı itirazı 5 yıl sonra karara bağlamış, hem intihal suçunu hem cezasını sessiz sedasız ortadan kaldırmış. Aslında devlet ortadan kalktı ya…

        Cevapla

        • drunkenknight Says:

          YÖK’ün, yeni Milli Eğitim Bakanı olan Ömer DİNÇER’e 5 yıl önce verdiği intihal (bilimsel aşırma) nedeniyle öğretim üyeliğinden çıkarılma cezasını yaklaşık 6 ay önce sessiz sedasız bir şekilde kaldırdığı ortaya çıktı. DİNÇER, böylece 5 yıl sonra hem intihalden hem de intihal nedeniyle verilen cezadan aklanmış oldu…

          Edinilen bilgiye göre, YÖK Genel Kurulu’nun 23 Aralık 2010 tarihli toplantısında DİNÇER’in intihal suçu nedeniyle öğretim üyeliğinden çıkarılma cezası gündemde olmamasına karşın ”5 yıl önce yapılan itiraz üzerine” ele alındı. Yüksek Disiplin Kurulu’nun sorumluluk alanına giren konuyu gündeme alan ve öncesinde üyelere bilgi verilmeyen YÖK Genel Kurulu’nda DİNÇER’e intihal suçu nedeniyle verilen üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezasının kaldırılmasına oy çokluğuyla karar verildi. Başkanı ve üye yapısı değişen YÖK, böylece eski Başkan Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ döneminde
          21 Ekim 2005 tarihinde DİNÇER’e intihal nedeniyle verilen öğretim üyeliğinden çıkarma cezasını tam 5 yıl 2 ay sonra kaldırarak DİNÇER’i sessiz sedasız bir şekilde hem intihal suçundan aklamış, hem de öğretim üyeliğinden çıkarma cezasını kaldırmış oldu.

          DİNÇER, hakkında 2005’te YÖK’ün verdiği öğretim üyeliğinden çıkarılma kararını yargıya taşımış, bunun sonucunda DİNÇER’in temyiz işlemi reddedilerek mahkeme kararıyla da intihal suçu kesinleşmişti. YÖK’ün 5 yıl sonra bu konuda hiçbir yargı süreci işlememiş gibi DİNÇER’i aklaması Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin kesinleşen kararıyla da çelişti…

          Eski YÖK üyesi Bülent SERİM de konu hakkında yaptığı açıklamada, YÖK Genel Kurulu ve Yüksek Disiplin Kurulu’nun aynı üyelerden oluşmakla birlikte işlevleri nedeniyle hukuken ayrı iki kurum olduğunu belirtti. SERİM, bu nedenle Yüksek Disiplin Kurulu’nun ele alması gereken konuda daha önceden çağrı yapılmasının hukuksal gereklilik olduğunu ifade etti. YÖK’ün kararının hukuki olmadığını kaydeden SERİM, ” YÖK siyasi iktidarın etki alanındadır ve siyasallaşmıştır diyenler bir kez daha haklı çıktı” dedi…

          Cevapla

  8. ertrk Says:

    “Zirve Ergenekon işi

    Zirve Yayınevi Katliamı davasının dosyasını inceleyen Savcı Cihan Kansız, ‘yer yönünden yetkisizlik’ kararında önemli tespitlerde bulundu. Savcı Kansız, kararın gerekçesinde, katliamı Ergenekon’un Malatya’da Albay Mehmet Ülger liderliğindeki hücresinin eylemi olduğunu kaydetti.

    Ergenekon Davası kapsamında sürdürülen “Zirve Yayınevi Cinayeti” soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı. Konuyla ilgilenen özel yetkili Savcı Cihan Kansız, dosyayı yer bakımından yetkisizlik kararı ile eylemin gerçekleştiği yer olan Özel Yetkili Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderirken, önemli tespitlerde de bulundu. Savcı Kansız, kararın gerekçesinde, katliamın Ergenekon Silahlı Terör Örgütünün Malatya ilinde Albay Mehmet Ülger liderliğindeki hücresinin bir eylemi olduğunu kaydetti.
    MEDYA KARARI SAPTIRMAK İSTEDİ

    Son günlerde medyada yer alan haberlerde savcının bu kararı yanlış algılanmış ve iki davanın birbirinden bağımsız olduğu yönünde propaganda yapılmıştı. Fakat kararın detayları incelendiğinde bu kararın sadece ‘yer yönünden’ verilen bir yetkisizlik kararı olduğu anlaşıldı.

    Özel Yetkili Cumhuriyet Savcıları Cihan Kansız ve Ufuk Ertmercan’ın imzasının yer aldığı kararda cinayetin Ergenekon Terör örgütünün işi olduğu, ancak Malatya’da gerçekleştiği için Malatya özel yetkili Savcılığı’nın yetkisinde olduğu belirtiliyor.

    97 KLASÖR DELİL VAR

    Malatya’ya gönderilen toplam 97 klasör içerisinde eylemin Ergenekon Silahlı Terör Örgütü tarafından gerçekleştirildiğine dair fiziki ve dijital birçok delilin bulunduğu da belirtiliyor. Bu kararla Zirve Yayınevi katliamının Ergenekon Terör Örgütü tarafından işlendiği iddiası savcılar nezdinde kesinlik kazandı. 18 Nisan 2007 yılında Malatya’da Zirve Yayınevi’nde gerçekleştirilen katliamda biri Alman uyruklu olmak üzere yayınevi çalışanı 3 kişi boğazları kesilerek öldürülmüştü.

    Aylar öncesinden planlanmış

    7’si tutuklu 24 zanlının yargılandığı davaya ilişkin soruşturma, eylemin aylar öncesinden planlandığına dair delilerin bulunmasıyla iyice derinleştirilmiş, emekli orgeneraller Hasan Iğsız ve Hurşit Tolon ile ve İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’nun da ifadeleri alınmıştı. Adı geçen isimlerin Zirve katliamından önce ve sonra Malatya’da bir araya geldiklerine dair fotoğraflar ortaya çıkmış ve fotoğraflar delil olarak dava dosyasına konmuştu. Bunun üzerine müdahil avukatları 18 Şubat 2010’da özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekilliğine başvurarak, katliamın “Ergenekon’ örgütüyle bağlantılı olduğunu ileri sürmüştü. Aynı soruşturma kapsamında, savcıların eylemi gerçekleştiren hücrenin lideri olduğunu ileri sürdüğü eski Malatya Jandarma Komutanı emekli Albay Mehmet Ülger, istihbarat binbaşı Haydar Yeşil, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ruhi Abat, başçavuş Abdullah Atılgan, başçavuş Murat Göktürk, uzman çavuş Mehmet Çolak ve uzman çavuş Adil Akçay da 21 Mart’ta tutuklanmıştı.

    http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=09.07.2011&c=1&i=328941

    Cevapla

    • Solmaz Türk Says:

      Anlat,anlat heyecanlı oluyor.

      Cevapla

    • can ku Says:

      odatv zirve-ergenekon bağı çöktü diyordu. meğerse yalanmış. sadece yer yönünden yetkisizlik kararı verilmiş. Yani Albay Mehmet Ülger azmettiricilikten yargılanacak

      Cevapla

  9. Super-Slomo Shalom Says:

    Bir Marslı bir Marslı’ya duydun mu Plytlmnsk*£745 JİTEM varmış demiş. Plytlmnsk*£745 da cevaplamış.

    Daha neler! Bir de Balyoz var de bari!

    Ordan geçen üçüncü Marslı jkolmwq@ Başbuğ da “bir kaç harf” demiş.

    Cevapla

  10. Ilhan Kemal Says:

    A Gormus ve Balyoz davasi konusunda benzer bir tavir icindeki bircok medya figuru (A Bayramoglu, S Alpay, E Mahcupyan, A Altan, M Belge…) dusunce dunyalarinin ic dinamikleri acisindan bana ilginc geliyor. Bunlar belirli bir olgunluk seviyesine gelmis, akli basinda, zeki ve iyi yetismis goruntusu veren kisiler. O nedenle bu konudaki bunca kaniti gormezden gelerek yazip cizmeye devam etmelerini anlamakta zorlaniyorum. Emin olmak zor ama bu insanlarin temel motivasyonunun TSK’nin su ya da bu sekilde hirpalanmasinin, sahne disina itilmesinin, ve uyelerinin bir daha darbe dusunemeyecek sekilde gozlerinin korkutulmasinin Turkiye’de demokrasi icin onemli ve olumlu bir adim oldugu dusuncesi oldugunu saniyorum. Aralarindan kiminin buna ek olarak su ya da bu dozda TSK ile kisisel bir hesaplasmasi da oldugu kanisindayim. Bence bu insanlar aslinda Balyoz davasinin sahte belgeler uzerine insa edildiginin de farkindalar (en azindan bir asamada supheye dustuler/farkina vardilar) ama yine de “bunun bir onemi yok, onemli olan TSK’nin bir daha darbeyi aklina bile getiremeyecek sekilde hirpalanmasidir” diye dusunuyorlar gibi geliyor bana. Bu dava nedeniyle hayati kararan insanlari da “collateral damage” olarak goruyorlar muhtemelen. Iste tam bu noktada bu insanlarin nasil bir ic (zihni-vicdani) mekanizmayla bunca somut kanita ragmen Balyoz davasi konusunda mevcut cizgilerini huzur icinde surdurebildiklerini kisisel olarak ben cok merak ediyorum. Eger onlarla ilgili yukaridaki onermem dogruysa cevabini anlamaya calistigim soru su: Bu insanlar nasil uyuyorlar geceleri? Hic mi vicdanlari sizlamiyor? O kadar mi kotu kalpliler? Yani sorunun cevabi bu insanlarin “cok vicdansiz ve kotu kalpli insanlar oldugu” mu? Samimi kanaatim, en azindan cogu icin, gecerli cevabin bu olmadigi seklinde. Bence durum daha kompleks. Eminim ki sucsuz insanlarin hapiste yatmasindan ozel zevk alan sadistler degil bu insanlar. Eminim ki bu davanin tamamen sahte belgeler uzerinde yaratilmis olabilecegi dusuncesi vicdanlarini rahatsiz ediyordu(r). Bence bu insanlarin bu konuda icine dustugu ama bir sekilde, bilincli ya da bilincsiz, cozdukleri bir dilemma var: ulke siyasetinde adeta en temel siyasi hedef olarak kafalarinda kok salmis olan “Turkiye’de demokrasi icin TSK’nin devre disi birakilmasi sart ve Balyoz davasi bu amac icin essiz bir firsat sunuyor” inanci ve bunun yaninda da “bu amaca sahte belgelere dayanan ve yuzlerce sucsuz insanin aci cekmesi ile ulasiliyor olmasi” suphesi/dusuncesi. Bu iki dusuncenin bir insanin ic dunyasinda bilincli/bilincsiz bir catisma yaratmamasi mumkun degil. Bahsi gecen muhterem zevat ve benzeri “entellektuel”ler her ne kadar siradan, fani insanlara cok benzemeseler de “insanoglu” vasfini tasidiklarina gore bu catismayi yasiyordurlar sanirim. Bu durumda sonraki soru da su oluyor: bu catismayi ic dunyalarinda nasil kendileri ile baris icinde kalarak halledip mevcut cizgilerini surduruyorlar?

    Madem ki onlar objektif ve sahici birer “entellektuel -mis gibi” yazip ciziyorlar, gelin biz de sahici bir “psikolog -mus gibi” onlarin ic dunyalarini analiz etmeye calisalim. Nasil ki onlar haksiz yere bunca aci ceken insan hakkinda bu kadar ic rahatligiyla ve yuksuzce, somut verilere aldirmadan yargiya varabililiyorlar, biz de ayni ic rahatligi ve yuksuzlukle onlarin ic dunyalari hakkinda hicbir somut veriye dayanmadan ahkam kesebiliriz bence. Nasil ki onlar “adi mechul onurlu subay”lardan gizlice ulasan dokumanlarin digital kopyalarina (!) dayanarak analiz yapip, fikir beyan ediyorlar, gelin biz de “adi bilinen yazar”larin yazdigi kitaplarin matbu kopyalarina dayanarak “derin ic analizler” yapalim ve onlarin dusunce dunyalarinin psikodinamigini cozumlemeye calisalim. Dilin kemigi yok derler ya, oylesine. Hadi bir baslayalim bakalim ne olacak…

    Efendim yukaridaki sorunun, “bu catismayi ic dunyalarinda nasil kendileri ile baris icinde kalarak halledip mevcut cizgilerini surduruyorlar?” sorusunun, yaniti sosyal psikoloji alaninda oldukca iyi bilinen “Cognitive Dissonance” teorisinde gizlidir. 50’li yillarda L Festinger tarafindan gelistirilen “Cognitive Dissonance” teorisine gore insanoglu birbiriyle catisan iki duygu/dusunce/tavir/inanca ayni anda sahip olmaktan ic dunyasinda siddetle rahatsiz olur ve o nedenle de cesitli savunma mekanizmalari kullanarak bu “dissonance”i azaltmak/yok etmek icin bu ikiliden birisi lehine tavir alma gudusune (ya da “motivational drive”a) sahiptir. Siklikla da uzun suredir savundugu, icsellestirdigi inancdan yana bir tavir alip, onunla catisan diger dusunceyi/bilgiyi/duyguyu suprese etmeyi tercih eder. Bu amacla da inkar, baskalarini suclama, rasyonalizasyon, “justification”, diger dusuncenin/bilginin/duygunun onemini azaltma, bu ikisi arasinda aslinda herhangi bir “conflict” olmadigina dair aciklamalar uretme, iki dusunce arasindaki farkliliklari azaltma ve onemsizlestirme vs… gibi mekanizmalar/yontemler kullanarak kendi ic dunyasindaki dengeyi, stabiliteyi korumaya calisir. Bu yolda kendine (ve tabii baskalarina da) yalan soylemek, kendi yalanina inanarak “kendi gercek”lerini olusturmak, kendini dogrulayan “fact”leri secmek/one cikarmak, “inconvenient fact” lere ise gozunu kapamak, objektif realiteyi inkar etmek vs.. gibi kendine yardimci olabilecek tum mekanizmalari kullanmak kacinilmazdir, cunku “dissonance” i cozmek en onemli hedeftir, aksi halde kisiyi sucluluk duygusu, utanc, ofke, korku vs… gibi son derece rahatsiz edici emosyonel bir yuk beklemektedir. Bu catismayi yasayan kisinin bilincli/bilincsiz tercihi siklikla (karsisina yeni cikan bilgi/dusunceden yana tavir almaktansa) uzun suredir icsellestirdigi ve inanc duydugu duygu/dusunce/degerlere daha siki sarilmak olmaktadir. Bunlar da siklikla realiteyi objektif olarak degerlendirerek benimsenen dusunceler/inanclar olmaktan cok yillar icinde emosyonel olarak derin baglar ve onlardan yana guclu “bias”lar gelistirdikleri dusunce ve inanclardir. Insanlar inanclarini, degerlerini ve hatta siklikla dusuncelerini, icine dogduklari/girdikleri/dustukleri aile, toplum, kulturel ortam, arkadas cevresi, camia vs… ekseninde oldukca subjektif, kisisel, duygusal ve psikolojik nedenlerle/mekanizmalarla olustururlar. Daha sonra da bu inanclari/degerleri/dusunceleri rasyonalize eder, “justify” eder ve akil yurutme, uygun argumanlar ve aciklamalar getirme yoluyla adeta bir “feedback” sistemi olusturarak inanclarinin dogrulugunu giderek daha da artan bir gucle savunurlar. Kisaca once inanc gelir sonra inancin aciklamasi/dogrulanmasi. Yani hadise once inanarak cikilan yolda “inanc”i giderek bir “gercek” olarak kabullenmek ve ona daha da siki bir sekilde baglanmaktir (M Shermer’in tanimiyla “belief dependent realism”). Yani bu durumlardaki gerceklik algisi kisinin inanci ekseninde sekillenir, var olan inancina uygun bir gerceklik yaratir ademoglu. Bu mekanizmanin Turkiye gibi kisisel, ailevi, dini, sosyal vs… iliskilerin, baglarin son derece yogun, girift oldugu bir toplumda yetismis, sekillenmis zihinlerde ne denli onemli rol oynayabilecegi de asikar. Yukarida adi gecen muhterem zevatin TSK ile iliskilerine, bir de bu gozle bakarsak onlarin tavrini, kisisel siyasi anlam dunyalarinin temel eksenine TSK’yi boylesine merkezi bir rolde oturtmalarini ve bu konudaki obsesyonlarini anlamak daha kolay olabilir. Bu cercevede alirsak konuyu “TSK’nin ulkede demokrasi onundeki en onemli engel oldugu ve Balyoz Davasi’nin bu engeli ortadan kalici olarak kaldiracak tarihsel bir firsat oldugu” inanci ile “Balyoz davasinin sahte belgeler uzerine kurulmus olabilecegi” dusuncesi catistiginda bu insanlarin bu catismayi bilinc/bilincalti dunyalarinda cozerken sonucun cok uzun suredir icsellestirdikleri “TSK tehlikesi” lehinde sekillenmesi hic de sasirtici olmaz.

    Efendim bu “derin dusunceleri” genel duzeyde toparlarsak, bizim topraklarda siyasetle ilgili konularda hakim uslup “belief dependent realism” dir demek uygun duser. Sadece “fact”ler zemininde ve “bias”lardan uzak gorus/dusunce/tavir belirleyen insanlar bulmak olaganustu zordur bizde. Ben sahsen bunu basaran cok az sayida insanla karsilastim (maalesef kendimin o az sayidaki insanlardan biri olmadigimin cok iyi farkindayim, bu nedenle konuyla ilgili degerlendirmenin ayni zamanda beni de icine aldigini burada soyleyeyim de, okuyucu yaziyi oyle okusun). Bu demek degil ki inanclarimizi/dusuncelerimizi hic degistirmiyoruz. Tabii ki degistiriyoruz ama bu hem uzun yillar aliyor (H Cemal gibi bu degisim rutin olarak her on-onbes yilda bir olabilecegi gibi, iktidar degisikliklerine paralel bir takvim de izleyebilir. Yani sure kisinin ihtiyacina, “halet-i ruhiye”sine gore degisebilmektedir) hem de genellikle bir “belief dependent realism” den bir baska “belief dependent realism” e gecmek seklinde oluyor bu fikir degistirmeler. Dahasi yasamimizin daha sonraki donemlerinde cok ciddi bir sekilde fikir/durus/tavir/dusunce/siyasi cizgi vs… degistirsek bile bu degisim bizi gecmis “bias” larimizin bilincli/bilincsiz sahibi olarak kalmaktan da koruyamiyor. Bias’larimizi bir kenara birakamadigimizdan da hadiselere sadece “fact”ler zemininde, taraf olma duygusu olmayan bir ucuncu sahis objektifligi ile bakmakta gucluk cekiyoruz. Bu muhterem zevat da bu topraklarin yukarida ozetledigimiz psikodinamiginden muzdarip evlatlari olarak tum “entellektuel” birikimlerine ragmen bunun sikintisini cekiyorlar…

    …diyerek konuyu baglayalim.

    Bence bir “sosyal psikolog -mus” yazisi olarak hic de fena olmadi. Ne dersiniz?

    Yok, iyi olmamis, cok amatorce diye dusunuyorsaniz o zaman ben de bu kalibrede “entellektuel”lere bu kalitede bir analiz kafidir derim.

    Not: TSK ile ilgili davalar hakkinda yazdigi onlarca yazinin daha dumanlari tuterken, FB ile ilgili bir dava hakkinda su (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1055539&Date=08.07.2011&CategoryID=97) yaziyi yazabilen bir zihnin psikodinamigini bir “psikolog -mus gibi” yaklasarak cozmenin mumkun oldugunu sanmiyorum. Bu vakaya bir “psikiyatrist-mis gibi” yaklasabilmek lazim ki, o da beni asar.

    Cevapla

    • trekking Says:

      Üstad,

      Bence çok iyi olmuş. Çok kaliteli bir analiz. Hatta yazıyı baştan okurken belli bir satıra geldiğimde dönüp yularıda sıraladığınız isimlere baktım içinde Cengiz Çandar varmıydı diye. Çünkü o satırlara geldiğimde aklımda tek isim oluşmuştu Cengiz Çandar. Zira son 3 gün kü yazdıklarına bakarak, acaba Üstad’ın bu analizi ile onu da çözebilirmiyiz diye düşünüyordum ki, şu satırlara geldim

      “Not: TSK ile ilgili davalar hakkinda yazdigi onlarca yazinin daha dumanlari tuterken, FB ile ilgili bir dava hakkinda su (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1055539&Date=08.07.2011&CategoryID=97) yaziyi yazabilen bir zihnin psikodinamigini bir “psikolog -mus gibi” yaklasarak cozmenin mumkun oldugunu sanmiyorum. Bu vakaya bir “psikiyatrist-mis gibi” yaklasabilmek lazim ki, o da beni asar.”

      Zaten son paragrafta cevabını vermişsiniz. Elinize sağlık.

      Cevapla

  11. drunkenknight Says:

    Allah Sevdiğine Yürü Ya Kulum Der‏….

    “Medikal Park” zincirinin ortakları İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi AKP’li Muharrem Usta ve eski Marksist (TKİP) şimdilerde “Tayyip Erdoğan benim idolümdür” diyen “Hedef Alliance” ilaç dağıtım tekeli patronu Ethem Sancak Süleyman Demirel’in gözdesi Osman Müftüoğlu’nun “Yaşasın Hayat” klinikleri ile Medikal Park’ı evlendirmişler. Muharrem Usta, Ethem Sancak’ın Siirtli akrabası Emine Erdoğan’ın Medikal Park hastanelerine gizli ortak olduğu iddialarının bir şehir efsanesi olduğunu söylüyor.

    Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Bölümünden transfer edilen Prof. Dr. Alper Demirbaş ve ekibi şimdi Medikal Park Hastanelerinde bir rekora koşuyormuş. Demirbaş geçen yıl 1.450 organ nakli yaptıklarını, 516 böbrek nakli ile dünyada en çok nakil yapan hastane olduklarını, kendilerine en çok yaklaşan ABD’deki hastanenin yaptığı böbrek nakli sayısının 308’de kaldığını söylüyor. Bu arada geçen yıl Türkiye’de yapılan 2 bin 500 civarındaki organ naklinin 850’sini de iki hastanesinde Medical Park gerçekleştirilmiş.
    Şimdi merak ettiğim bir konu var. Özel hastanelere her yıl SGK’dan fonlanan milyarlarca (eski parayla katrilyonlarca) liranın ne kadarı Medikal Park hastaneler zincirine gidiyor? Osman Müftüoğlu’nun Yaşasın Hayat klinikleri ile evlilik sonrasında SGK’nın önümüzdeki dönem bu zincire aktardığı (fonladığı) kaynak ne kadar artacak? Başta Medikal Park zinciri olmak üzere özel hastane tekellerine aktarılan bu devasa kamusal kaynağın yerinde kullanılıp kullanılmadığının denetimi yapılıyor mu?

    Tıp Kurumu Genel Sekreter

    Dr. Ali Rıza Üçer

    Cevapla

  12. drunkenknight Says:

    Akman’a tanınan ayrıcalığın gerekçesi ne? Böyle bir hukuka nasıl güveneceğiz?

    Yasalarımıza göre hazırlık soruşturmalarında elde edilen bilgilerin ve iddiaların yayınlanması suç…

    Ama bu suç; şu son dört yılda binlerce kez işlendi…

    Sözde Ergenekon Terör Örgütü’ne ilişkin iddialar, daha sanıkların yüzlerine karşı okunmadan basına servis edildi…

    Bu iddiaları, görüntüleri, sözde belgeleri yayınlayan gazeteler, haberlerine kaynak olarak bazı “polis şeflerini” gösterdiler…

    Soruşturmayı yürüten savcılar, bazı “liboş yazarlarla” birlikte defalarca yemek yerken göründü…

    Bir baktık; o liboş arkadaşlar ertesi gün köşelerinde “Ergenekon iddianamesi”nin ne kadar ciddi ve güvenilir olduğunu yazmaya başladılar…

    Özel hayatlar, ayaklar altına serildi…

    En özel konuşma kayıtları bazı tarikat gazetelerinde çarşaf çarşaf yayınlandı…

    Meteliğe kurşun attığı daha sonra ortaya çıkan kanser hastası Kuddusi Okkır’ın “Ergenekon’un finansörü” olduğu bile söylendi.

    İddialar, kuşkular, sorular; “gerçekmiş” gibi “hüküm” verildi, kalem kırıldı!

    Bazı önemli kişiler, örneğin Yargıtay Onursal Savcısı Sabih Kanadoğlu, evlerine baskın yapılacağını yandaş medyadan öğrendi…

    Ve ne ilginçtir ki o haberlerin yayınlanmasından birkaç saat sonra o baskınlar gerçekleştirildi!

    ***

    Ergenekon soruşturmalarıyla başlayan bu “yasa dışı açıklık” daha sonra başlatılan darbe girişimi soruşturmalarında da sürdü…

    Komutanların eşlerinin cinsel hayatları bile linç kampanyalarına alet edildi…

    Bu yüzden bazı askerler silahlarını kafalarına dayayıp, intihar etti…

    Çünkü şerefleriyle, namuslarıyla, onurlarıyla oynandı…

    Planlar, krokiler, tutanaklar, fotoğraflar, mail’ler birileri tarafından sürekli olarak bazı medya kuruluşlarına servis edildi…

    Evet; bu yazıları yazanların bazıları hakkında “yayın yasağını ihlal”den davalar açıldı ama olan, haksız suçlamalara uğrayan şüphelilere ve ailelerine oldu…

    Onlarca yuva, sırf bu insafsızca yayınlar yüzünden dağıldı.

    ***

    Hepsini unutun… Son bir haftadır ülkenin bir numaralı gündem maddesi olan şike soruşturmasında bile, polisin sızdırdığı yalan yanlış bilgiler yüzünden akıllara durgunluk verecek boyutta bir bilgi kirliliği yaşandı…

    Bazı polis arkadaşlar, bu sızdırma işini öylesine abarttılar ki aralarından biri Fenerbahçe Başkanı’nın sabıka kaydı için çekilen fotoğrafını bile gazetelere servis etti… Tamam, gözaltına alındı ama… Bu cesaret bile, şüphelilerin hakları konusunda ne kadar zavallı bir halde olduğumuzu göstermeye yetti.

    ***

    Hâl böyleyken…

    Dünkü VATAN’ın manşetinden “sevinçle ve mutlulukla” öğrendik ki Deniz Feneri e. V davasıyla ilgili soruşturma nedeniyle iki buçuk yıl aradan sonra gözaltına alınan RTÜK Üyesi Zahid Akman’a bir “ayrıcalık” tanınmış…
    Soruşturmayı yürüten savcılar, “bilgi sızabilir” gerekçesiyle, Akman’ın ifadesinin Emniyet Müdürlüğü’nde alınmasını istememiş…

    Bunun yerine üç savcı, Akman’ı adliyeye getirterek, dokuz saat boyunca bizzat sorgulamış…
    Neden?

    İktidardakilerin yakın arkadaşı ve “elemanı” olduğu için mi?
    Eğer öyleyse…

    Bu hukuka hâlâ güvenmemizi bekleyenler bizi aptal mı sanıyor?

    Cevapla

  13. drunkenknight Says:

    Yıl 1992. Yer; Şemdinli İran sınırı. Cumhurbaşkanı Özal Alan jandarma karakolunu ziyaret ediyor, beraberinde Genel Kurmay Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Olağanüstü Hal Valisi. Karşılayan Şemdinli Jandarma Sınır Tabur Komutanı Binbaşı Sarızeybek. Askerler tüfek asmış, Cumhurbaşkanını selamlıyor, büyük bir çatışma sonrası, şehitler var, herkes üzgün:

    Alan Jandarma Sınır Karakolu emir ve görüşlerinize hazırdır, Sayın Cumhurbaşkanım.
    Teşekkür ederim.
    Sağollll!
    Başımız sağolsun evladım. Anlat bakayım, nasıl oldu bu saldırı?
    Sayın Cumhurbaşkanım. Teröristler geceden İran sınırını geçerek karakolun etrafına mevzilendiler. Sabaha karşı yoğun roket ve makineli tüfek atışlarıyla şok etkisi sağlayıp mevzilerimize sızdılar. El bombası atarak 19 askerimizi şehit ettiler. Çatışma öğleye kadar sürdü ve İran’a kaçtılar.
    Bu teröristlerin İran’dan geldiği doğru mu?
    Evet Sayın Cumhurbaşkanım. İran’dan geldiler ve İran’a kaçtılar.
    Emin misin?
    Evet Sayın Cumhurbaşkanım. Çatışma sonrası teröristler kaçarken hemen karşıdaki İran karakolu destek verdi onlara ve araçlarla Urumiye’ye doğru gittiler. Uçaklara bu karakolun koordinatlarını verdim vurmaları için ama vurmadılar.

    Sağına baktı Özal, soluna baktı, etrafındakilere dönerek sakin bir sesle:

    Ben olsaydım vururdum, dedi.

    Şimdi sorarım size; nedir ihanet, aldatmak mı?

    Yoksa insanı sırtından bıçaklamak mı, Brütüs gibi?

    Saf mı değiştirmek yoksa, bizim, kimi seçilmişler gibi?

    Görüp de görmezden gelmek, bilip de söylememek, gerçeği haykırmak yerine yalanlarla oyalamak mıdır ihanet?

    Olayların düşündürdüklerini söylemek yerine, duymak istenileni söylemek ihanet olabilir mi?

    Peki, ya bilineni görmezden, duymazdan gelip, ‘’aman sorun çıkmasın’’ diyerek olaylara seyirci kalmak nedir sizce?

    Okuduklarınız gerçektir, yaşanmıştır. Ben olsaydım vururdum, dedi Sayın Cumhurbaşkanı, dedi ama vurmadı. Söylediğinin aksine, İran’ı bir nota ile dahi uyarmadı. Gerçeği bile bile göz yumdu onlara. Bundan cesaret alan teröristler bir hafta sonra tekrar geldi, Aktütün karakolumuza saldırdı. Saatler boyu çatıştık. Büyük darbe aldılar ama 22 şehit verdik ve giden geri dönmedi hiç. Özal İran’ı yine vurmadı. Tavır da almadı İran’a karşı.

    Bu çatışmadan on beş gün sonra, bu sefer çok kalabalık geldi teröristler, yüzlercesi belki bine yakın. Derecik karakolumuza saldırdılar, akşama kadar sürdü çatışma. Ferhat kod adlı Osman Öcalan Nahal Tepe’de bizi izliyordu. Tanesi yedi milyon dolar eden yüz bir terörist ölüsünü ben saydım, bize hain kurşun attıkları yerlerde. Büyük bir darbeydi bu, çok büyük, kitaplarına bile geçti teröristlerin ama terörist zayiatını ne yapayım, 33 şehit verdik biz de bu çatışmada. Ne yalan söyleyeyim, kırgınım Özal’a, söylediğini yapmadığı için. Bir cumhurbaşkanıydı o, istese yapardı ama yapmadı.

    Özal öldü. Demirel cumhurbaşkanı oldu. Tarih üç yıl sonra tekerrür etti; 1995 yılında General Osman Pamukoğlu İran’daki Jerma PKK kampına operasyon yapmak istedi, hatta yola bile çıktı bunun için. Fakat tekerrür eden tarihin bu sayfasında ise Demirel izin vermedi operasyona, İran’la ilişkilerimiz bozulur, diyerek. Aynı yıl vurulmayan Jerma’dan gelen teröristler Şemdinli Ortaklar jandarma karakolunu vurdu ve onlarca şehit verdik. Kadere bakın şimdi; devran döndü, PKK İran’ı, İran da PKK’yı vurmaya başladı ama şehitlerimiz geri dönmedi hiç! Tarihi durduramıyoruz, hep aleyhimize tekerrür ediyor; PKK gene Irak’ta, başbakan sınır ötesi harekât kararı alamıyor ve biz gene şehit oluyoruz, kadere bakın.

    Şimdi ise, hiçbir şey eskisi gibi değil, yürek yorgun, dayanmıyor artık acıya. Yanıyorum giden canlara, gaflettekilere kızıyorum, içim öfke dolu. Düşünceler karmakarışık, yıllar arasında gezinip duruyor. İhanetler bir bir geçiyor gözümün önünden, kahrediyorum bizi bu hale getirenlere. Utanıyorum inanın Çanakkale’den; ‘’size ölmeyi emrediyorum’’ diyen Gazi Paşa’dan, ölümü göre göre şehit olan Mehmetçik’ten utanıyorum. Terörü bitirmek umuduyla yanımızda çatışmaya giren ve Şemdinli’de şehit düşen 41 vatan evladından utanıyorum. Bu utançla soruyorum kendime; bize ne haller oldu? Hani yıldırımlar, kasırgalar, gökyüzü neden ağlamıyor?

    Doğruysa eğer, son yirmi yılda iki yüz milyar dolar harcamışız terörle mücadele için. Bu kanlı oyunda, terörist dediklerimizden ölenlerin sayısı otuz bin. Giden canımız ise otuz beş bin. Kesin rakamları bilmiyoruz, söylemiyorlar. Büyük Taarruz’da toplam şehidimiz 2.546. Bu Çanakkale değil, bu Anafartalar değil, bu ne biçim bir oyun?

    Otuz yıldır sürüyor bu terör, tam otuz yıldır sürüyor. Terör bizi vuruyor, bizim terörist bizi vuruyor, her gün şehit oluyoruz. Böyle terör olmaz, inanın olmaz, bu terör değil, bu bir oyun; içi para dolu, siyaset dolu, ihanet dolu bir oyun. Halkımızın çaresizliği, bizim sessizliğimiz, yönetenlerin gafleti üzerine kurulu bir oyun. Senaryosu acı dolu, şehitlerimizin kanı ve bizim canımızla yazılmış. Oyuncuları sessiz, ağlıyor şehit törenlerinde, isyana bile gücü yok. Öcalan bize gülüyor, AB bize gülüyor, bu oyunu seyreden herkes kıs kıs gülüyor halimize, farkında değiliz. Canımız yanıyor, sesimiz çıkmıyor. Canımız yakılıyor, kimsenin ah, dediği yok. Oturmuşuz bir köşeye, bizim olmayan bir kadere boyun eğiyoruz, sessiz sessiz ağıt yakıyoruz. Bir terörist yedi milyon dolar ediyor, milyonlarca canımız ise açlık sınırında yaşıyor, anlaması güç. Bize ne oldu?

    Bu kitap, bir ihanetin öyküsüdür, yazılanlar yaşanmıştır.

    Bu kitap, giden canlarımızın hesabını sorabilmek umuduyla yazılmıştır.

    Bu kitap, terörün bir oyun olduğunu, içinde para olduğunu, ihanet olduğunu, yönetenlerin bunu bildiğini ama bilmezden ve de görmezden geldiğini anlatır.

    İçimizde bir feryat var, acı bir çığlık, haykırıyoruz ama aldırış ettikleri yok. Bizi saf sanıyorlar, vur ensesine al lokmasını gibisinden ama aldanıyorlar, farkında değiller! Sanıyorlar ki bu böyle sürüp gider! Gitmez, gidemez, gitmeyecek, göremiyorlar bunu, anlayamıyorlar ya da istemiyorlar. Sanıyorlar ki, biz görmüyoruz, anlamıyoruz. Sanıyorlar ki, bu hesap sorulmaz!

    Biz bilmiyor muyuz, para kaynakları kesildiği ve arşivlerine el konulduğu zaman, örgütün hareket edemeyeceğini. Soralım o zaman; Öcalan 99’da teslim alındı, sorgulandı, peki, hani örgütün kasası? Yok. Neden? Korkuyorlar; biliyoruz ki bu kasa ortaya çıkarsa, kimin PKK’yı beslediği ortaya çıkacak, ondan korkuyorlar, istemiyorlar bilinsin.

    Peki, hani PKK’nın arşivleri? Yok. Neden? Biliyoruz ki bu arşivler ortaya çıkarsa, kimin PKK’lı olduğu ortaya çıkacak, kimlerin desteklediği ortaya çıkacak, ondan korkuyorlar, bunu da istemiyorlar bilinsin. Kolay değil tabi, otuz yıldır yaşayan bir örgüt bu; kimler gelmiş, kimler geçmiş, kimler PKK’ya destek vermiş, kimler siyasi işbirliği yapmış, kimler beslemiş, kimin kızı gitmiş örgüte kimin oğlu, istemiyorlar ortaya çıksın tüm bunlar. İstemedikleri için zaten bu terör bitmiyor.

    Sizin için yazdım bu kitabı, gerçeği bilmeniz için.

    Birinci bölümde, ihaneti gördüğüm Şemdinli’yi anlattım; dağlarıyla, sularıyla, yollarıyla, coğrafyasıyla ve de Efkar Tepesiyle. Terörist coğrafyasının tipik bir parçası da olsa unutmayınız ki, Şemdinli bizimdir.

    İkinci bölümde ihanetin adı olan PKK’nın yapısını farklı bir bakışla anlattım, dağdaki militanı, yaşam alanı ve finansmanı ile. Kahrolsun PKK çığlıkları ile PKK kahrolmuyor, Şehitler ölmez, demekle de giden geri gelmiyor, artık bunu göresiniz istedim.

    PKK’nın Eruh ve Şemdinli baskınlarından Ekim ‘92 harekâtına kadar hep Özal iktidardaydı. Suriye besledi Özal seyretti. Bu 10 yıllık iktidar dönemini yaşadım. Üçüncü bölümde bu dönemi yazdım. PKK’nın bize, Özal’dan miras kaldığını göresiniz istedim. Özal bu; Büyük Orta Doğu Projesi’nin birinci eş başkanı, terörle ilk ateşkesin mimarı, Barzani ve Talabani’yi adam yapan adam.

    Dördüncü bölümü, bu ihanete seyirci kalmayacağını kesin bir dille ifade eden Genel Kurmay’ın 12 Nisan açıklamasına ayırdım. Aslında bu bir açıklama değil, bu bir muhtıra, Başbakan’a verilmiş bir muhtıra ama anlayana. Tayyip Bey, arif olmalarına karşın muhatabın kendileri olduğunu anlamazdan geliyor. Tayyip bu; sanki Özal’ın siyasi oğlu, O’nun yarım bıraktığı işi bitirmek için seçilmiş, Büyük Orta Doğu Projesinin ikinci eş başkanı, Barzani ve Talabani’nin son umudu.

    Kitabın son bölümünde ise, her zamanki gibi biz varız; ihanete uğramış, acı çeken, can veren biz, gelecekten endişeli, yorgun ama asla çaresiz değil.

    PKK bir oyundur, içinde para var, siyaset var, ihanet var. Ama artık bu bitmeli. Bu oyun bozulmalı. Siz yapacaksınız bunu. Ben ihaneti gördüm ve yazdım. Hainler kim, siz bulacaksınız. Belki başarır, onlara fırsat vermezsiniz…

    Erdal Sarızeybek, İhaneti Gördüm, İlk Sözler, 2007

    Cevapla

  14. drunkenknight Says:

    BÜYÜK TÜRK MİLLETİNE !.

    Ben Şehit Bebek… Hatırladınız mı beni?.. Kendimi size eğer unuttu iseniz biraz hatırlatayım. Çünkü aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, ben hiç bir şeyi unutmadım ve unutturmayacağım.

    Benim nerede doğduğum hiç önemli değil… Ha, Aydın’ın bereketli ovalarında, Çukurova’nın bir zamanlar bire bin veren topraklarında veya Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinin bir köyünde, Şemdinli, Yüksekova, Tunceli’de doğmuşum, ne fark eder?…

    Ben Misak-ı Milli sınırları ile çizilen Türk vatanında doğmuşum.

    Anam beni bağrına basıp, ak sütü ile beslerken, okulun damında dalgalanan Türk bayrağına bakıp, tıpkı Sivas’taki teyzem gibi hayaller kurarmış. “Benim oğlum, okuyacak, subay olacak.” dermiş. Abam Hanife kız kışın kar demez, buz demez okula gider, yazın da anama yardım edermiş evde, tarlada, bahçede. Abim Ahmet ise patlak bir topun peşinde koşar dururmuş.

    Babam Hüseyin Şıh Mahmut‘un toprağında ırgat olarak çalışır, getirdiği az bir azıkla anam evde tencere kaynatırmış.

    Adım mı? Adım yok benim… Kundakta bebeymişim.. Hem adım Ahmet, Zilan, Sevim veya Zahto olsa ne önemi var? Ben bu toprakların, Anadolu’nun çocuğuyum.

    Bir gün köyümüze yüzü peçeli adamlar gelmiş. Kucaklarında kocaman silahlar varmış. “Keleş”miş bu silahların adı. Köylüyü toplamışlar meydana, sağlık ocağını, okulu, harmanları yakmış, ebeyi, öğretmeni öldürmüşler.. Hayvanlarımızı telef etmişler…

    Kızlarımızı, oğullarımızı hatta babamı bile sürüye, süreye dağa götürmüşler. Bizi aç, susuz, eğitimsiz, sağlıksız bırakıp, karanlığa, yoksulluğa mahkum etmişler.

    Aradan günler, haftalar geçmiş aynı adamlar bir daha gelmişler köyümüze…Daha kalabalık ve daha silahlı… Üstelik daha da acımasız. Yiyecek, para istemişler köylüden… Köylü “yok” demiş, “Biz de açız, yoksuluz. Siz ve Şıh elimizdekileri hep aldınız. Bir canımız kaldı.”

    “Bir canımız kaldı.”

    Karanlık bakışlı ve yüzü örtülü adam, yanındakilere anlamadığım bir dille bir şeyler söylemiş ve silahlar ateş kusmaya başlamış.

    Anam beni başörtüsünün altına saklamış, kardeşlerimin üzerine kapanmış. Kendi canını pazara atmış, bebelerini korumaya çalışmış.

    Sonra bir adam yanaşmış yanımıza. Eli silahlı, hain bakışlı. Hiddetli bir sesle bağırmaya başlamış. Anam tanımış o adamı. “Emmi oğlu” demiş, “Emmi oğlu Hasso, kıyma bize” demiş.

    Adam duraklamamış bile, “Biji Apo, Biji PKK” diye bağırmış, önce anamı, sonrada kardeşlerimi öldürmüş bizim emmi oğlu.

    Ben ona bebek saflığıyla bir gülücük göndermişim, o ise kalbime bir kurşun.

    Canımızı, yaşam hakkımızı da almışlar elimizden..

    İşte benim hikayem bu. Hatırladınız mı? Gazetelerde boy, boy resimlerim çıkmış. Adımı ” Şehit Bebek” koymuşlar.

    Ben AİHM’ne sizin aracılığınızla iki dilekçe yazdım. Bölücü başının hakları için bu mahkemeye baş vuranlar oldu. Ben onlardan tüm anayasaların teminatı altında olan yaşam hakkımı geri istedim. Eğitim, sağlık ve insanca yaşama hakkımı bana geri verin dedim, cevap vermediler, veremediler bana.

    Benim size anlattıklarımın dışında o günlerden hatırladığım sadece iki şey, iki koku var. Anamın helal süt kokusu ve kan… Kan kokusu, kan…

    BÜYÜK TÜRK MİLLETİ !…

    Bu dilekçeyi size, cennetten yazıyorum. Belki siz benim sesime kulak verirsiniz

    Yanımda Bağımsızlık Savaşı’nın şehitleri Bismilli Hüseyin, Diyarbakırlı Mahmut da var. Onlar da bu dilekçeye parmak basacaklar. Tüm şehitler bir aradayız. Roketlerin komutanı Alim Yarbay bir adım ötemizde. Sarı Paşa’mız Gazi Mustafa Kemal Paşa bizi ve vatanımızı yüksekçe bir tepeden gözlemekte. Gözleri çakmak, çakmak… Aramıza yeni katılan üç yiğidi bakışları ile okşamakta.

    İki yiğit… Alçakova’da haince bir pusu ile şehit edilmişler. Murat Özkozanoğlu ve Yahya Karakaya. Dün ise Tunceli’de şehit edilen ve ardında kınası solmamış bir gelin, gözü yaşlı bir ana, yürek yangını bir baba bırakan Uzman Onbaşı Hüseyin Gözübüyük aramıza katıldı.

    12 Haziran seçimlerinden bu yana tam on bir şehit… Son bir haftada ise yedi şehit…

    Ben cennetten bebek aklımla ülkeme oynanan oyunları görmekteyim. Hem PKK, hem de adını ne koydunuz bilmiyorum, iktidarın vesayeti altına giren yargı kahraman ordumuzu hedef almıştır.

    İmralı’daki benim de katilim olan Öcalan, iktidara her istediğini yaptırmaktadır. Kandil’deki teröristlerin uzantısı sözde seçilmiş vekillere emir vermekte ve gündemi tayin etmektedir.

    Şimdi soruyorum size, dünyanın neresinde bir terörist başı, asker, sivil ve “halkım” dediği on binlerce insanın katili, “devlet benim” diyen iktidar tarafından muhatap kabul edilir?

    Bu nasıl bir iktidardır ki, ülkesini bölmek için hazır bekleyen, terör örgütü ile masaya oturur ve Öcalan yaptıklarını itiraf ettiği hangi pazarlık karşısında, Diyarbakır’da meclis kurduklarını iddia edenleri “yemin” etmeye çağırır?

    Bu “Barış konseyi” dedikleri nedir? Barış, Kandil artıklarının devletten aldıkları hangi ödünler karşılığı sağlanacaktır?

    Türk askerinin kanına doymayan terörle mücadele yerine “MÜZAKERE” yapmak, bunca şehide rağmen sınır ötesi operasyon yapmayı akıllarından geçirmeden, Kandil’deki teröristlere bir nevi dokunulmazlık tanımak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne asla yakışmamaktadır.

    Komutanları Hasdal’da, diğer mensupları da şehit edilen TSK’nın, milleti tarafından yalnız bırakıldığı gerçeğini, ben bile bebek aklımla görmekteyim.

    Kandil denen zehirli yılanların yuvasına giden yolu askere engelleyen anlayışa “HAYIR” demenin zamanıdır.

    ABD tarafından TSK’nın başına geçirilen çuvala;

    Ülkemizin hızla sürüklendiği bölünme tehlikesine;

    “Demokratik Özerklik” denilen bölücü anlayışa;

    ABD’nin tüm emir ve talimatlarına;

    Bir yutturmaca olan “Sivil anayasa” anlayışına;

    Şişirilen “Yeni Osmanlı” balonuna;

    Başta Libya olmak üzere bir çok ülkeye gönderilen Türk askerine “HAYIR” demenin tam zamanıdır.

    EY BÜYÜK TÜRK MİLLETİ !

    Bu dilekçeyi size cennetten yazdım. Size sesleniyorum.

    Titreyin, silkelenin, uyanın ve kendinize gelin artık. Sizi bir araya getirecek bir önder, bir lider bulamıyorsanız, “NUTUK”u bir kez daha okuyun. Önderiniz Mustafa Kemal’dir, Atatürkçü Düşünce’dir, Kemalist Devrim’dir.

    Hepiniz bir Atatürk olun. Şehitlerinize, bize ve ülkenize sahip çıkın.

    Vazgeçin bu aldanıştan, ileri demokrasi denilen şeyden, bir olun, birlik olun diri olun, ayrışmayın, farklılaşmayın.

    Bu dilekçeyi size cennetten son kez yazıyorum…

    Hepiniz bir Atatürk olun, bir kez daha dünyanın devlerine ve onların işbirlikçi uşaklarına diz çöktürün.

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve şehitlerinize sahip çıkın.

    Ben “Şehit Bebek”. Bu dilekçeyi cennetten yazdım size..

    Figen ÖZEN

    Cevapla

    • cdogangercekler Says:

      Sayin Drunkenknight,
      blog okuyuculari ile paylasmak istediginiz kose yazilarini butun halinde buraya tasimak yerine, yazilara ulasilabilecek baglanti adreslerini verebilirseniz seviniriz. Tesekkurler.

      Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: